Nazar Erişkin ile Söyleşi: Barış gazeteciliği, kapsayıcı dil ve tutarlılık üzerine
Nazar Erişkin 1982’de Ankara’da doğdu. Daha lise yıllarında televizyonculuğa yöneldi ve bu alanda eğitim aldı; ardından radyo, televizyon ve sinema okumak üzere Kıbrıs’a geldi. O günlerde başlayan Kıbrıs yolculuğu bugün 25 yılı aşmış durumda. Ada TV, Fog TV, Genç TV ve Kanal T’de editörlük, haber müdürlüğü, genel yayın yönetmenliği ve programcılık yaptı; uzun yıllardır köşe yazıları yazıyor.
Gaile, Nazar Erişkin’i yalnızca gazeteciliğiyle değil, cesur kararlarıyla da değerli buldu. Herkesin et ve kebap konuştuğu bu coğrafyada vegan bir restoran açması, ana akım medyadan mecburen ayrıldıktan sonra kendi ekibiyle bağımsız bir yayın stüdyosu kurması ve birden fazla kez sıfırdan başlamayı göze alması... Bütün bunlar bize şu hissi verdi: Sevgül Uludağ’ı anmak için barış gazeteciliğini konuşmak istediğimiz bu sayıda, anlatan değil yaşayan ve kendi hayatında da risk alabilen biri olarak Nazar Erişkin’den başka kim olabilirdi?
Gaile: Aralık ayındaki Havadis Gazetesi yazınızda “Bize yeni bir dil, yeni bir anlatı, yeni bir söylem lazım” diyordunuz; eski siyasi sloganlarla, kutuplaştırıcı dille ve birbirini tekrarlayan anlatılarla yol alınamayacağını savunuyordunuz. Barış gazeteciliği de tam olarak buralarda bir yerde başlamıyor mu? Haberin içeriğinden önce kullandığımız dille ilgili değil mi?
Nazar Erişkin: Ben aslında konjonktürel bir şeyden bahsetmiştim ama çok doğru; sürecin bizi oraya getirdiğini görüyoruz. Gerçekten federasyon mu, konfederasyon mu, o mu bu mu diye burada didişip duruyoruz. Ama örneğin Kıbrıs’taki halkların nereden, ne zaman geldiğine, çantasında ne hikâye taşıdığına bakmaksızın ortak kazanımlarıyla örülü bir hikâye hiç duymuyoruz. Bugün bir çözüm olduğunda, o çözümün bu coğrafyada yaşayan herkese kümülatif bir kazanımı olacak mı, bu beraberinde ne getirecek?
“Kök olmuş, sonradan gelmiş, ama Maronit’miş, ama oymuş, ama buymuş...” Böyle bir dil yok. Her anlatıda birileri dışarıda kalıyor. Birinin ideolojik anlayışına göre – tırnak içinde kullanıyorum – gemilere doldurulup gönderiliyor; birininkine göre o’cu, öbürününkine göre bu’cu oluyor. Ama en sonunda baktığımızda herkesin ortak kazançları üzerine bir şey hiç konuşmuyoruz. Mesela su, mesela elektrik. Halklar da bunu talep etmiyor. O yüzden gazetecilerin de kanaat önderlerinin de biraz buraları kurcalayıp “Biz küçücük bir adayız ve sorunlarımız aslında ortak” fikrini tüm o kimliklerin dışında anlatması gerekiyor. O yazıyı bunun için yazdım.
Üstelik resmi söylem her ne kadar böyle kurgulanıyor olsa da; zaman ve konjonktür o bağlantısallığı getiriyor. Bölgesel hiçbir şeyden kaçamıyorsunuz ve ben çok uzun zamandır bunu anlatmaya çalışıyorum: Gün gelecek, senin federasyon, öbürünün başka bir şey demesi hiçbir şey ifade etmeyecek. Çünkü tüm bunların dışında bir hikâye çoktan yazılıyor. Biz onun neresinde olacağız? Öznesi olabilecek miyiz, yoksa bu galeyanın içinde bize bir şeyler mi biçilecek? Ben hep halkların talebiyle bir çözüm olabilmesini çok istedim.
Gaile: Ben barış gazeteciliğini kapsayıcı gazetecilik olarak algılıyorum; yalnızca Kıbrıs’ta, Türkçe ve Rumca konuşanlar arasında bir barış meselesi olarak değil. Siz ne anlıyorsunuz barış gazeteciliği dediğimizde?
Nazar Erişkin: Ben de sadece Kıbrıs olarak bakmıyorum tabii ki. Dünyada bu kadar şey değişirken, bu hengâme içinde hayatta kalmaya çalışan insanlar var ve onların hikâyelerini birilerinin anlatması gerekiyor. Hiyerarşik bir yerden değil; tahakkümler, çıkarlar, onlara biçilmiş paylar ya da onlardan beklentiler üzerine değil; onların yaşadığı coğrafyada neler yapılacağının planlanması üzerine de değil. Ben hak temelli bir yaşama inanıyorum.
Ama bunu sadece kavramsal bir yerden kurmuyorum; vegan olmamı da aynı yere bağlıyorum, çünkü tahakküme karşı çıkıyorum. Bu benim için “hayvansal ürün tüketmiyorum, kinoa salata yiyorum” gibi bir şey değil. Yaşayan her bir varlığın yaşamının önemli olduğunu düşünüyorum; buna kedi ve köpek de dahil, tavuk ve inek de. Bir yangın olduğunda “can kaybı yok” dendiğinde bunun benim için hiçbir inandırıcılığı yok, çünkü binlerce, on binlerce hayvan ölüyor. Her yıl sadece denizde milyarlarca canlıyı öldürüyoruz – ve bu yalnız yemek için de değil, birçok sektörde kullanılan bir sürü şey için. İnsanın kendini besin zincirinin en üstünde görüp tahakkümünü her şeye yaydığı, ekolojik dengeleri hiçe saydığı bir dünyada yaşıyoruz. Aslında o dünya Trump mesala: Beyaz, erkek, hiçbir farka yer açmayan, yelpazesi daracık. Kendimizi en demokratik, haklar konusunda en duyarlı gördüğümüz yerde bile aslında kendi dünyamızın birer Trump’ıyız; hem de çok iki yüzlü bir yerden. Evimizdeki kediye, köpeğe bunu yapmazken tabağımızdakine yapmayı çok normal görüyoruz.
Ben “Hepiniz katilsiniz” diyen bir insan değilim elbette. Ama barış gazetecisi olup ava gitmek bence çok büyük bir çelişki. Ya da bir şeyi savunup pratikte tam tersini yaşamak. Mesele şu: Kavramların içini gerçekle ne kadar doldurabiliyoruz – en çok barışı savunanlar olarak bile? Dolayısıyla benim baktığım yer daha yalnızlaştıran bir yer. Çünkü siyasal olarak sizi en çok temsil ettiğini düşündüğünüz insanla bile çok temel bir yerden ayrışıyorsunuz. Çok varoluşsal bir şeyi, yaşama hakkını savunuyorum ve bunu sadece insanlar için yapmıyorum.
Gaile: Peki bunu uygulayabildiğimiz ve uygulayamadığımız eşik nerede? Bir eşik varsa.
Nazar Erişkin: Her birimizin bunlarla yüzleşmekteki açlığı ya da dürüstlüğü, bununla yaşamakla baş edebilmesi. Hepimiz odada kocaman bir fil olduğunu biliyoruz – tabağımızda onu gördüğümüzde de rahatsız edici bir belgesel seyrettiğimizde de. Ama o belgeseldekinin biz olduğumuzu çok fazla düşünmüyoruz. “Bu böyle, ben mi değiştireceğim?” diyoruz. Oysa spor yaparak kendimizi değiştirmeye çalışıyoruz, dil öğreniyoruz, profesyonel yaşamda eğitimler alıyoruz; bir sürü konuda kendimizi sürekli değiştirmeye ve geliştirmeye çalışıyoruz. Hayatımıza yapay zekâyı bu kadar hızlı kabul ediyoruz. Ama tarımda ve laboratuvar ortamında bunca şey değişmiş olmasına rağmen bir hayvanı etini yemek için öldürmeyi hâlâ normalleştirebiliyoruz. Bunun ilkelliğiyle yüzleşme kısmının hiç içinde değiliz, çünkü “lezzet” diye bir şey var. Evet, çok lezzetli; ben “Iıyy” diyen biri de değilim, yıllarca et yedim ve severek yedim. Ama bunun etik bir çizgi olduğunu, savunduğumuz şeyle tutarlı olabilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bir kedi ya da köpeğe işkencenin yarattığı haklı öfkeyi, şok tabancası ile öldürülen, “tecavüz askısında” (literatürdeki adı bu) döllenen, yaşam döngüsü boyunca sömürülen ve en nihayetinde öldürülen diğer pek çok hayvan için hissedemiyor oluşumuz sizce de tutarsızlık değil mi. Bunun adı “türcülük” ve maalesef hayvan sever olduğunu söyleyen pek çok kişi de farkında olmasa da türcü.
Elbette şunu inkâr edemem: Bunun bir bedeli de var. Daha yalnız hissediyorsunuz; sosyal ve mesleki anlamda geride kalıyorsunuz. Çünkü ayak uydurabileceğinizi bilseniz bile “O gelmez zaten” deyip sizi o ortamlarda düşünmüyorlar – sanki ben hiç meyhaneye gitmiyormuşum gibi. Hem olan şeyle yüzleşmeye çalışıyorsunuz hem de olduğunuz kişi üzerinden size yüklenen bir şeyle baş etmeye. Ben yaptığım her işin merkezine veganlığı oturturum, çünkü o benim için bir beslenme şekli değil, bir ideoloji ve varoluşsal bir şey. Barış gazeteciliğinde de benim için merkezde bu var.
Gaile: Son yazınızda bizi kendi etkimizin sorumluluğunu almaya davet ediyordunuz; bu belirsizlik dönemini kimin kendi katkısını önemseyip önemsemeyeceğiyle ilgili bir sınav olarak anlatmanız çok hoşuma gitmişti. Bir haberciye düşen politik ve etik sorumluluk, kendi etkisinin sorumluluğunu alabilmek midir?
Nazar Erişkin: Bence insan olmak öyle bir şey. Sorumluluğu çok büyük bir şey. Çünkü hepimiz yaşıyoruz: Hayatınızın bir döneminde bir insana dokunuyorsunuz ya da size dokunmuş biri oluyor ve onun etkisi geçmiyor. Bizim de bir başkasının “o kişisi” olabileceğimizi düşünmek zorundayız. Ya çok kötü dokunuruz bir insana ya çok iyi. Bu, bir gün öyle bir gün böyle olunamayacak bir şey.
Öte yandan o “özü sözü bir olmak” kendinize paye biçebileceğiniz bir şey değil. Ancak kendi hayatınızda o ilkesel haritayı kaybetmezseniz birileri size böyle bir şey söyler. Değişmez ilkelerden bahsediyorum – dogmatik bir şeyden değil: “Bu doğrudur ve etik bağlamda beni buradan saptırabilecek hiçbir şey yoktur; para da mevki de makam da.” Hükümetler değişiyor, insanlar değişiyor, durumlar değişiyor; ama siz ilkesel bir yerde tutarlıysanız o değişmiyor. Bence olması gereken bu.
Tahakkümün dışında kalmak güç, ama kendi sınırlarımızı belirleyebileceğimiz bir şey. Benim örneğimden yola çıkarsak: Evet, kovulabiliyorsunuz. Çok daha konforlu bir yerden hayatınıza devam etme seçeneklerini zorlayabilirsiniz – hele bizimki gibi nepotik ve küçük coğrafyalarda. Ama ben bu yaşıma kadar bir iş ya da aş için kimsenin kapısını çalıp olmadığım bir şey gibi davranmadım. O zaman cesur olabiliyorsunuz: “Ben buyum” diyorsunuz ve onun bir alıcısı oluyor. İnsanlar “Ben buyum” demeye çekiniyor ve genele uyuyor; herkes tek tipleşiyor. O zaman herkes ayın sonunu getiren, hiç sorgulamayan, sadece kendi küçük çevresinde atıp tutan ama işi görülsün diye susan bir hâle geliyor. Siyaset de bu yüzden belli çerçevelerin içinde yapılıyor; biz bu olduğumuz için bize de bu veriliyor. Seçimler oluyor ama sistemde bir değişiklik olmuyor, çünkü biz bunu talep etmiyoruz. Çok mikro bir yerden yola çıkarak “niye biz bugün böyleyiz”i anlayabiliriz.
Gaile: Ayrımcılık dilde başlar derler; aynı mantıkla kapsayıcılık da dilde başlar diyebiliriz. Bu dile imkân yaratmaya çalışırken en çok neye dikkat etmeli?






