Soma’da 301 madenciyi kaybettiğimizde… Çorlu’da bir tren kazasında 25 insan yaşamını yitirdiğinde… Aladağ’da bir öğrenci yurdunda çıkan yangında çocuklar öldüğünde… Hak arayanların ve yaşamını kaybedenlerin ailelerinin yanında duran hukukçulardan biri hep Can Atalay’dı. Ancak “Şerafettin Can Atalay” yalnızca bir hukukçunun meslek yaşamını anlatan bir belgesel değil. Çocukluğundan ailesine, gençliğinden avukatlığına, öğrencilik yıllarından hayatı boyunca içinde yer aldığı toplumsal mücadelelere uzanan bir insan hikâyesi. Atalay’ın yaşamının izini sürdükçe Türkiye’nin yakın tarihine, toplumsal mücadelelerine, büyük acılarına ve bitmeyen adalet arayışına da tanıklık ediyoruz. Belki de belgesellerin en güçlü yanı bu; haberlerin ve manşetlerin arkasındaki insanı ve hafızayı yeniden görünür kılmak. Her gün hızla akıp giden gündemin içinde birer haber olarak okuyup geçtiğimiz olayların geride bıraktığı insanlara yeniden bakmamızı sağlamak. Girne’de gösterilen belgeselin ardından yönetmen Zeynep Erpamir ve yapımcı, hukukçu Kemal Aytaç ile bir araya geldik. Can Atalay’ın hikâyesini, belgeselin ortaya çıkış sürecini, adalet ve mücadele kavramlarını, belgeselcinin tanıklığını ve bundan sonra anlatmayı planladıkları hikâyeleri konuştuk.
ZEYNEP ERPAMİR
Belgeselin izleyiciyle buluştuğu o son halinin ardında uzun bir araştırma, arşiv taraması, çekimler, saatler süren röportajlar ve kurgu masasında verilen sayısız karar vardır. Yönetmen Zeynep Erpamir’in belgeselciliğe uzanan yolculuğu da tam olarak bu mutfağın içinde şekillenmiş. Belge toplamaya, röportaj çekimlerinden kurguya kadar belgesel üretiminin hemen her aşamasında yer almış. Yıllar içinde edindiği bu deneyimin yalnızca mesleki yolculuğunu değil, hikâyelere olan bakışını da değiştirdiğini anlatıyor.

“On altı yıldır Nebil Özgentürk ile birlikte çalışıyorum. Kendisi benim hocam. Bana kattığı çok şey oldu. Benim daha çok radyo ve televizyona dayalı bir kariyerim vardı. Ancak kendisiyle çalışmaya başladıktan sonra ufkum gelişti. Gerek anlattığımız hikâyeler gerekse belgesel yapımı anlamında olsun, artık bu konular da içimize işledi. Ben de onun sayesinde belgesel yapmayı öğrendim. Nebil Özgentürk’ün belgesel yapımlarının farklı aşamalarında çalıştım. Editörlük, araştırma, belge toplama, kurgu ve röportaj çekimleri… Farklı aşamalarda görev aldım ve böylece kendimi bu alanda geliştirmiş oldum. Zaten belgesel yapma sürecimiz araştırmalarla başlar, çekimlerle devam eder ve kurgu dönemiyle sona erer. Biz her zaman bir belgeselin her aşamasında, işin mutfağındayız.”
Yıllar boyunca belgesel üretiminin farklı aşamalarında edindiği deneyim, Zeynep Erpamir’i bu kez yönetmen koltuğuna taşıyor. Erpamir, Volkan Evcim ile birlikte ilk yönetmenlik deneyimini Can Atalay’ın yaşamını, hukuk mücadelesini ve farklı dönemlerde içinde yer aldığı toplumsal mücadeleleri konu alan bu belgeselle gerçekleştiriyor. Can Atalay belgeseline dâhil olma sürecini ise şöyle anlatıyor.
“Can Atalay’ın haksızlık ve hukuksuzluk yaşadığını hepimiz biliyor ve takip ediyoruz. Anayasa Mahkemesi kararlarının ihlali de söz konusu. Nebil Özgentürk ile yaptığımız belgesellere baktığımızda, hayatlarının bir döneminde zorluklar yaşayan, hayatlarının her döneminde mücadele eden insanları anlatan çalışmaların önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Nebil hocamıza bu belgesel konusu geldiğinde, ben ve Volkan Evcim birlikte üstlenmek istedik. Böylece ilk belgeselimizi de yapmış olduk.”
“Herkesin hak ettiği şekilde yaşaması gerektiğine inanıyor”
Can Atalay, kamuoyunun özellikle toplumsal davalarda üstlendiği avukatlık, Gezi Parkı davası ve ardından milletvekili seçilmesiyle yakından tanıdığı bir isim. Ancak belgesel, yalnızca bir hukukçunun ya da bir siyasetçinin yaşam öyküsünü anlatmakla sınırlı kalmıyor. Atalay’ın ailesinden başlayarak çocukluğuna, gençliğine ve içinde yer aldığı toplumsal mücadelelere uzanırken, kişisel bir hikâyenin içinden Türkiye’nin son elli yıllık toplumsal ve siyasal panoramasına da kapı aralıyor.
“Can Atalay’ın ailesiyle başlıyor hikâye. Geçmişi, duruşu olan bir aile Atalay ailesi. Çocukluğundan, ailesiyle birlikte katıldığı mücadelelerden itibaren, olayları idrak edebilecek yaşa geldiğinden bu yana hep bir savunma durumu içinde. Bu yönü adeta onun duyularından biri gibi olmuş. Mücadele yılları üniversite, hatta lise dönemlerine kadar uzanıyor. Üniversite harçlarıyla ilgili ilk öğrenci eylemlerinde bulunuyor. Genç yaşta kendisi gibi düşünen insanlarla birlikte mücadele etmeye başlıyor. ‘Hangi konuda katkıda bulunabilirim?’ diye düşünüp olaylara dâhil oluyor. Herkesin hak ettiği şekilde yaşaması gerektiğine inanıyor. Gezi Davası’nda ‘Burası park olarak kalmalı’ savunmasında bulunuyor. Aynı zamanda Mimarlar Odası’nın avukatı. Ancak her zaman doğru olduğuna inandığı şeyleri savunuyor. Biz de belgeseli yaparken bütün bunları adım adım araştırdık. Gördük ki nerede bir haksızlık, nerede bir hukuksuzluk varsa Can Atalay orada. Gerçekten orada. Böyle şeyler insan olarak kolay üstesinden gelinecek şeyler değil. Çok büyük acılara şahitlik etmesi anlamına geliyor. Belgeselde de söylüyor; yaşanan şeyler çok zor ancak bir şekilde bu insanlara da bir umut, dayanma gücü vermek gerekiyor. O yüzden benim için çok ayrı bir kişilik. Onun mücadelesini izleyip umutsuz olamayız.”

“Kendisinden çok başkalarının adaletini düşünen bir insan”
Belgeselin afişinde dört kelime öne çıkıyor: Mücadele, cesaret, umut ve adalet… Dört kelime, yalnızca belgeselin ana eksenini değil, anlatılanların da özeti gibi. Can Atalay’ın çocukluğundan bugüne uzanan hikâyesine bakıldığında, her birinin yaşamının farklı dönemlerinde karşılık bulduğunu görüyoruz.
“Bu kelimeler proje ortağım, yönetmen arkadaşım Volkan Evcim’e ait. Belgesele dair metin ortaya çıkınca öne çıkan kelimelerin hep bunlar olduğunu fark ettik. Dolayısıyla bu kelimelerin Can Atalay’ı doğrudan anlatan kelimeler olduğuna karar verdik. Mücadele her zaman vardı, devam da ediyor. Cesareti birilerinin göstermesi gerekiyor; cesaret de her zaman onda vardı. Umut, bunca umutsuzluğun arasında… Dört yıldır cezaevinde, küçük hücresinden bile biz umutsuz kaldığımızda dışarıya, bize umut gönderiyor. Belgeselde de annesiyle telefon konuşmasında söylüyor; mapusluk zor ama yine de umudunu koruyor. Onu ayakta tutuyor. En önemlisi de adalet. Adalet için hayatı boyunca mücadele eden, kendisinden çok başkalarının adaletini düşünen bir insan.”








