Ama belediyeciliği sadece bunlardan ibaret görmeye başladığımız anda önemli bir şeyi kaçırıyoruz.
Çünkü bir şehri şehir yapan yalnızca yolları ya da binaları değil, insanların o şehirde nasıl yaşadığıdır.
Lefkoşa’da Paylaşım Mutfağı bunun güzel örneklerinden biri. Belediyenin sosyal sorumluluğu yalnızca temizlik veya altyapıyla sınırlı kalmıyor; dayanışmanın kendisi bir belediye hizmetine dönüşüyor.
Girne’de Bandabuliya’nın yeniden hayat bulması da başka bir taraftan aynı şeyi anlatıyor. Yıllarca kapalı duran bir yapı, yeniden üretimin, kadın emeğinin ve sosyal hayatın parçası haline getiriliyor.
Değirmenlik-Akıncılar’da çocuklara, gençlere ve yetişkinlere yönelik sosyal ve kültürel çalışmalar ise belediyenin insan hayatına dokunabileceği alanların ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.
Bunları görünce insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Peki daha ne yapabiliriz?
Avrupa’nın farklı kentlerinde belediyeler artık yalnızca hizmet üretmiyor, kentteki kaynakların paylaşılmasını da örgütlüyor. Kullanılmayan eşyaların ödünç verildiği “eşya kütüphaneleri”, çöpe gidecek gıdaların yeniden dağıtıma sokulduğu sistemler, eski bilgisayarların yenilenip öğrencilere ulaştırılması…
Bunların hepsini birebir alıp buraya koymamız gerekmiyor. Zaten mesele de bu değil.
Mesele, kendi ihtiyaçlarımızı görüp kendi çözümlerimizi üretebilmek.
Çünkü belediyecilik yalnızca hizmet üretmek değil, toplumsal dayanışmayı ve birlikte yaşama kültürünü de beslemelidir. İnsanların birbirini tanıdığı, farklılıklarıyla bir arada yaşayabildiği, ortak alanları ve ortak değerleri paylaşabildiği kentler yaratmak da yerel yönetimlerin sorumluluklarından biridir.






