Lefkoşa 33°USD48,79EUR56,11GBP65,43GRAM ALTIN6.865,89 Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

Kadın 2026’da, Erkeklik Kaç Yılında?

Kuzey Kıbrıs’ta kadın cinayetleri, kontrolsüz büyüme ve değişime yetişemeyen erkeklik üzerineKuzey Kıbrıs birkaç on yılda tanınmayacak...

6 dakika okumaHaber: Hamit Caner
Paylaş
Kadın 2026’da, Erkeklik Kaç Yılında?

Kuzey Kıbrıs birkaç on yılda tanınmayacak kadar değişti. Kentler büyüdü, nüfus hareketlendi, hayat pahalılaştı, kadınların toplumdaki yeri değişti. Peki, erkeklik ve kurumlar aynı hızla değişebildi mi? Bundan pek emin değilim. Kadın cinayetlerini yalnızca katilin son eylemine bakarak açıklamak kolay. Zor olan, cinayete giden yolun nerede başladığını ve o yolu kaç kez kesebileceğimizi görmek.

Bir kadın öldürülüyor.

Fotoğrafını gazetede görüyoruz. Birkaç gün öfkeleniyoruz. Sosyal medyada “Bir kadın daha”, “Yeter artık” diyoruz. Sonra, itiraf edelim, hayatımıza dönüyoruz.

Bir sonraki cinayete kadar.

Ben artık şu sorunun tek başına yeterli olduğunu düşünmüyorum:

Bu adam bunu nasıl yaptı?

Daha zor olanı sormak gerekiyor:

Bu adam bunu yapabilecek noktaya nasıl geldi ve biz o yolu neden göremedik?

Çünkü kadın cinayeti çoğu zaman cinayet günü başlamıyor.

İlk “Neredesin?” sorgusunda başlayabiliyor. Telefonun kontrol edilmesinde, arkadaşlarla görüşmenin yasaklanmasında, ilk aşağılamada, ilk tokatta…

Hele o meşhur cümle:

“Seni kimseye yar etmem.”

Biz bunu yıllarca filmlerde, şarkılarda aşkın şiddeti olarak dinledik.

Oysa bazen düpedüz ölüm tehdididir.

Şiddetin ilk silahı yumruk değildir

Bir adam eşini döverse şiddeti tanıyoruz.

Ama telefonunun şifresini istemesini, ne giyeceğine karışmasını, çalışmasını istememesini aynı kolaylıkla şiddet olarak görüyor muyuz?

Parasını kontrol eden, arkadaşlarından uzaklaştıran, ayrıldıktan sonra evinin önünde bekleyen adama hâlâ “kıskanç”, “çok seviyor”, “biraz maço” diyebiliyoruz.

Belki de ilk temizlememiz gereken yerlerden biri dilimiz.

Sahiplenmeye sevgi, kıskançlığa tutku, kontrole ilgi dediğimizde şiddetin ilk işaretlerinden bazılarını kendimiz görünmez hâle getiriyoruz.

Bizim memlekette ne oldu?

Kuzey Kıbrıs son birkaç on yılda sadece büyümedi.

Başka bir şeye dönüştü.

Girne’ye, İskele’ye bakın.

Bir zamanların küçük sahil kentlerinden bugün yüksek apartmanları, rezidansları, kumarhaneleri, gece hayatı, trafik keşmekeşi ve sürekli değişen nüfusuyla bambaşka bir şehre geldik.

Sabah Gönyeli-Lefkoşa trafiğinde yan yana duran otomobillere bakın. Aynı küçücük coğrafyada yaşayan fakat birbirlerinin hayatlarına giderek daha az temas eden birçok farklı Kuzey Kıbrıs göreceksiniz.

Bir de konut meselesi var. Sterlinle yükselen kiralar, ev sahibi olmanın giderek uzaklaşması, kendi hayatını kurmak isteyen gençlerin karşısındaki ekonomik duvar…

Bunları “Ah, eski Kıbrıs ne güzeldi!” nostaljisi için söylemiyorum. O hikâyeye pek inanmıyorum.

Eskiden de kadın dövülüyordu. Eskiden de susturuluyordu. Belki daha kolay susturuluyordu.

Ama bugün eski sorunların üzerine çok hızlı bir toplumsal dönüşüm bindi.

Ve bunun insan ilişkilerine, aileye, yalnızlığa, öfkeye ne yaptığını doğru dürüst bilmiyoruz.

Büyümek başka, kalabalıklaşmak başka

Bir ülkeye insanların gelmesi sorun değildir. Farklı kültürlerin yan yana yaşaması da sorun değildir.

Sorun, toplumun değişim hızıyla kurumlarının değişim hızının birbirinden kopmasıdır.

On binlerce insanı üniversitelere kaydetmek eğitim politikası değildir. Apartman dikmek kentleşme değildir. Yabancı sermaye çekmek de tek başına kalkınma sayılmaz.

İnsanları aynı coğrafyada yaşatmak toplum kurmaya yetmez. Ortak hukuk, ortak haklar ve ortak sorumluluklar da gerekir.

Bunları kuramazsanız büyümezsiniz.

Sadece kalabalıklaşırsınız.

Bunun kadın cinayetleri üzerindeki etkisini bilmiyoruz.

Zaten benim itirazım da burada.

Bu kadar büyük bir dönüşüm yaşanıyor ve biz bunun aileye, kadına, erkeğe, gençlere, yalnızlığa ve şiddete ne yaptığını doğru dürüst ölçmüyoruz.

Sonra olay olduğunda herkes kendi kanaatini veri sanıyor.

Pasaporta değil, şiddete bakalım

“Eskiden bunlar yoktu. Dışarıdan geldiler.”

Vardı.

Kadına şiddeti bu adaya göçmenler getirmedi. Bizim kendi ataerkilliğimiz zaten burada oturuyordu. Kıbrıslı erkeğin şiddetini “bizim kültür”, yabancının şiddetini “onların kültürü” diye açıklamaya başladığımız anda sosyoloji yapmayı bırakıp günah keçisi üretmeye başlarız.

Ama çok hızlı nüfus hareketlerinin ve farklı aile, namus, cinsellik ve özgürlük anlayışlarının aynı dar coğrafyada karşılaşmasının hiçbir toplumsal sonuç yaratmadığını varsaymak da doğru değil.

Bunun şiddeti ne kadar etkilediğini bilmiyoruz. Bilmediğimiz şeyi pasaporta bakarak açıklamak yerine ölçmek zorundayız. Mesele insanların nereden geldiği değil.

Geldikten sonra nasıl bir toplumun içinde yaşadıklarıdır. Mesele entegrasyon. Hukukun herkese aynı biçimde uygulanması. Okulun, polisin, sosyal hizmetlerin ve kentin değişen nüfusa yetişebilmesi.

Asıl soru şu:

Biz bu değişime yetişebildik mi?

Kadın değişti. Erkeklik aynı hızda değişmedi

Bence düğüm noktası burada.

Kuzey Kıbrıs’ta kadının hayatı değişti.

Elbette her kadının hayatı aynı ölçüde değil. Ama bugün kadın okuyor, çalışıyor, kendi parasını kazanıyor, seyahat ediyor, partner seçiyor, boşanıyor, istemediği ilişkiyi bitiriyor.

“Hayır.” diyor.

Kadının hareket alanı genişledi.

Erkekliğe ilişkin bazı beklentiler ise aynı hızla değişmedi.

Kadının ekonomik bağımsızlığı bazı erkekler tarafından ortak hayatın güçlenmesi değil, kendi otoritelerinin azalması olarak algılanabiliyor.

Kadının “Ben gidiyorum.” demesi ilişkinin bitmesi değil, erkekliğin aşağılanması olarak okunabiliyor. Bu yüzden kadın cinayetlerini anlamaya çalışırken bazen “aşk” kelimesinden uzaklaşıp iktidar kelimesine yaklaşmamız gerekiyor. Çünkü bazı şiddet vakalarında mesele yalnız kadını kaybetmek değil, kadın üzerindeki kontrolü kaybetmeyi kabullenememektir.

Aradaki fark çok büyük.

Cebimizde yeni bir erkeklik öğretmeni var

Biz eski ataerkilliği tartışırken telefon cebimize girdi.

Mesele TikTok değil, rap değil, diziler değil. Tek başına pornografi de değil.

Mesele bunların içinden süzülerek oluşan yeni bir erkeklik dünyası.

Para, kas, otomobil, kadın ve statü üzerinden tarif edilen; “alfa” olmayı, zayıflık göstermemeyi ve kontrolü kaybetmemeyi öğütleyen bir dünya.

Üstelik artık bunun öğretmeni yalnız arkadaş çevresi veya mahalle değil.

Cebimizde taşıyoruz.

Algoritmalar neye baktığımızı öğreniyor ve benzer içerikleri önümüze taşımaya devam ediyor.

Ben buna algoritmik erkeklik diyorum.

Eski ataerkilliğin yeni teknolojiyle evlenmiş hâli. Üstelik kârlı bir evlilik.

Çünkü öfke, gösteriş ve kavga dikkat çekiyor. Dikkat de para ediyor. Sonra telefon kapanıyor Ve gerçek hayat başlıyor.

Karşısında ödenmesi gereken kira, borçlar, gelecek kaygısı, iş bulma sıkıntısı ve giderek uzaklaşan bir ev sahibi olma hayali var.

Yoksulluk şiddetin mazereti değildir. Ekonomik sıkıntı yaşayan erkeklerin büyük çoğunluğu kadınlara şiddet uygulamaz. Ama zaten şiddete yatkın ve kontrol ihtiyacı yüksek bir zihinde güçsüzlük hissinin evin içinde sahte bir iktidar arayışına dönüşüp dönüşmediğini sormak zorundayız.

Ekonomik sıkıntıyı anlamaya çalışmak başka şeydir.

Şiddeti onunla mazur göstermek başka.

Devlet kadın öldükten sonra çok güçlü

Cinayetten sonra devlet bütün ağırlığıyla ortaya çıkıyor.

Benim merak ettiğim başka:

Devlet üç ay önce neredeydi?

Kadın tehdit edildiğinde, takip edildiğinde, dövüldüğünde, “Benden ayrılırsan seni öldürürüm.” denildiğinde neredeydi?

Bir kadın aynı adam hakkında ikinci, üçüncü kez yardım istiyorsa sistem alarm vermeli.

Tehdit, ısrarlı takip, darp ve ölüm tehdidi farklı dosyalardaki dört olay gibi görülmemeli.

Bazen bunlar aynı hikâyenin dört bölümüdür.

Biz küçük bir ülkeyiz. Polis, sağlık sistemi, sosyal hizmetler, mahkemeler ve kadın örgütleri yüksek riskli bir vakada birbirinden habersiz çalışıyorsa bunun bahanesi coğrafya olamaz.

Devletin başarısı yalnız katili yakalamak değildir.

Kadını katilden önce bulabilmektir.

Erkek çocuklarına kaybetmeyi de öğretelim

Kadına yönelik şiddetle mücadele yalnız kadınları korumaktan ibaret olamaz. Erkeklerin kadınla, reddedilmeyle ve kendi duygularıyla kurduğu ilişkiyi de konuşmak zorundayız. Erkek çocuklarına güçlü olmayı, kazanmayı ve rekabet etmeyi öğretiyoruz. Ama kaybetmeyi pek öğretmiyoruz.

Reddedilmenin aşağılanmak olmadığını, terk edilmenin erkekliği eksiltmediğini, ağlamanın ve yardım istemenin zayıflık olmadığını yeterince anlatmıyoruz.

Hele bir kadının “hayır” deme hakkının tartışmaya açık olmadığını yeterince erken öğretmiyoruz.

Bunları öğretmiyorsak yetişkin olduğunda polis, psikolog, savcı ve hâkim birlikte öğretmeye çalışıyor.

Biraz geç kalmış olmuyor muyuz?

Kendimize anlattığımız hikâye de eskidi

Kuzey Kıbrıs hakkında kendimize anlatmayı sevdiğimiz bir hikâye vardır:

Biz küçük bir toplumuz. İnsanımız sıcaktır. Herkes birbirini tanır. Burası güvenlidir.

Bu hikâyenin bir kısmı hâlâ doğru olabilir. Ama tamamı değil. Küçük olmak artık birbirimizi gerçekten tanıdığımız anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca birbirimizin kim olduğunu bildiğimiz anlamına geliyor.

Bir apartmanda kimin oturduğunu biliyoruz ama ne yaşadığını bilmiyoruz. Yan dairedeki kavgayı duyuyoruz ama “Aile meselesidir.” diyoruz. Bir adamın ayrıldığı kadını sürekli takip ettiğini biliyoruz ama “Çok seviyor herhâlde.” diye geçiyoruz.

Sonra kadın öldürülüyor. Ve hep birlikte şaşırıyoruz.

Belki de artık şaşırmayı bırakmalıyız. Bir sonraki cinayetten sonra yine katilin fotoğrafına bakacağız. Ben başka şeyleri merak edeceğim.

Daha önce tehdit etmiş miydi? Kadın yardım istemiş miydi? Ailesi biliyor muydu? Komşusu duymuş muydu? Poliste kayıt var mıydı? Kadın ayrılmaya mı çalışıyordu?

Kuzey Kıbrıs’ın nüfusunu, göçü, üniversiteleri, kentlerin neye dönüştüğünü, kiraları, inşaatı, gece hayatını, uyuşturucuyu, sosyal medyayı ve ekonomiyi tartışmaya devam edelim.

Ama bunların üzerinde duran daha rahatsız edici soruyu atlamayalım:

Biz nasıl bir toplum üretiyoruz?

Çünkü kontrolsüz büyümenin bedeli yalnız trafik, betonlaşma, yüksek kira ve çöken altyapı değildir.

Bazen birbirimize yabancılaşmaktır. Bazen kurumların toplumun gerisinde kalmasıdır. Bazen eski ataerkilliğin yeni dünyanın araçlarıyla yeniden üretilmesidir.

Ve bazen bedeli bir kadın öder.

Bir kadın öldürüldüğünde katilin adı bellidir. Hukuki sorumluluk da bellidir.

Ama cinayete giden yol çok daha kalabalıktır.

Ben artık bir kadın cinayetinden sonra yalnızca katilin kaç yıl ceza alacağını merak etmiyorum.

Başka bir sorunun peşindeyim:

Bu cinayeti kaç ay önce önleyebilirdik?

Bu yazı toplam 289 defa okunmuştur.

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler