Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, AA Brifing dergisinin Ağustos sayısı için “36. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Ankara Zirvesi ve Türkiye’nin Stratejik İletişimi” başlıklı makaleyi kaleme aldı.
AA Brifing dergisinin Ağustos sayısının tanıtımının yapıldığı açıklamada Duran’ın değerlendirmesinin tamamı şu şekilde:
“Uluslararası sistem birçok tehdidin aynı anda ve yoğun biçimde hissedildiği bir döneme girmiştir. Avrupa’da süren savaş, Orta Doğu’da derinleşen istikrarsızlık, enerji ve tedarik zincirlerinin bozulması, siber saldırılar, yapay zekâ destekli dezenformasyon ve toplumsal dayanıklılığı hedef alan hibrit tehditler aynı güvenlik denkleminde buluşmaktadır. Böyle bir ortamda geçmişten miras kalan kurumsal birikim, ittifakları ayakta tutmak için tek başına yeterli değildir. İttifakların yeni risk ve tehditlerin farkında olarak değişen koşullara uygun ortak politika ve kapasiteler geliştirmeleri bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Ankara’da gerçekleştirilen 36. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi, tam da bu nedenle ev sahipliği organizasyonunun ötesinde bir anlama sahiptir. Ankara’daki Zirve hem küresel güvenlik mimarisi hem de Türkiye’nin bu mimarideki konumu açısından büyük bir önem taşımaktadır. Zirve Türkiye’nin NATO içindeki konumunu yeniden tarif eden ve İttifakın geleceğinde Türkiye’nin rolünü daha görünür kılan stratejik bir eşik olmuştur.
NATO’nun esas gücü, tarihsel süreçte karşılaştığı yeni tehditlere adapte olma kabiliyetinde saklıdır. Bugün de NATO yeni bir adaptasyon ve dönüşüm sürecine girmiştir. Doğu sınırlarında yeniden somutlaşan konvansiyonel tehdit algısına uzak coğrafyalardan yükselen büyük güç rekabetinin eklenmesi ve külfet paylaşımı tartışmasının adil paylaşımdan sorumluluk kaydırmaya evrilmesi, “NATO 3.0” olarak adlandırılan yeni bir yaklaşımı doğurmuştur. Bu yaklaşım, daha yetenekli, harcamasını gerçek askeri kapasiteye dönüştürebilen ve külfeti müttefikler arasında daha dengeli dağıtan bir ittifak hedeflemektedir. 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenen zirve ise tam da bu üçüncü dönemin şekillendiği kritik bir dönemeç olarak 3.0’ı inşa etmiştir. Bu durum, NATO’nun jeopolitik değişimler karşısında sürekli yeniden tanımlanan bir ittifak olduğunu göstermesi açısından önemli bir dönüşüme işaret ederken Türkiye’nin de bu dönüşümlerdeki rolü ve etkisini ortaya koymaktadır.
ANKARA ZİRVESİ’NİN MESAJLARI
Unutmayalım ki bir devletin kendini uluslararası sistemde nasıl konumlandırdığı tek başına maddi kapasiteyle belirlenemez, o kapasitenin etrafında kurulan anlatı gücüyle belirlenir. Bu kapasite ancak doğru anlatıldığında bir temsile dönüşür. Devletler, kendi kimliklerini, sistemin işleyişini ve gelecek vizyonlarını birbirine bağlı anlatılar üzerinden kurar ve bu anlatıları farklı kitlelere farklı kanallardan ulaştırmak için çabalar. Türkiye’nin Ankara Zirvesi’nde dünyaya verdiği mesajlar da aslında bu anlatının bir parçasıdır.
Türkiye’nin ilk ve en temel mesajı, güvenlik üreten bir müttefik olduğudur. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye, askerî kapasitesini yalnızca sayısal büyüklük üzerinden değil, operasyonel tecrübe, coğrafi erişim, savunma sanayi üretim kapasitesi ve krizlere süratle cevap verebilme imkânı üzerinden geliştirmektedir. İzmir’deki NATO Kara Komutanlığı ve İstanbul’daki NATO Süratli İntikal Edebilir Kolordusu Karargâhı, Türkiye’nin İttifakın komuta mimarisindeki yerini göstermektedir. Türkiye ayrıca, radar ve harekât altyapısıyla İttifakın erken uyarı kapasitesine de katkı sunmaktadır.
Estonya, Romanya ve Litvanya’ya yönelik hava polisliği taahhütleri ile TCG Anadolu’nun öncülüğünde Steadfast Dart-26 tatbikatına sağlanan katkı, bu rolün sürekliliğini teyit etmektedir. Güvenliğin artık yalnızca sınır savunmasından ibaret olmadığı bir çağda Türkiye; siber alan, kritik altyapılar, lojistik hatlar, insansız sistemler ve stratejik iletişim boyutlarında da İttifak kapasitesine katkı sunmaktadır. Ankara Zirvesi’nin mesajı açıktır: Türkiye, NATO’nun güney kanadında duran bir cephe ülkesi değil, farklı tehdit alanlarında etkin rol oynayan merkezî bir güvenlik sağlayıcısıdır. Böylece Türkiye çevreden merkeze ilerleyen konumunu pekiştirmiştir. Türkiye NATO sınırlarını koruyan bir müttefik olmanın ötesinde Ukrayna’dan Kafkasya’ya, Suriye’den Körfez’e, Akdeniz’den enerji ve ulaştırma koridorlarına kadar İttifakı ilgilendiren hemen her başlıkta doğrudan ağırlık taşıyan bir ülkedir.
İkinci mesaj, caydırıcılık ile diplomasiyi birbirinin alternatifi olarak görmeyen bir arabuluculuk anlayışıdır. Türkiye, krizlerin tırmanmasını önlemeyi, temas kanallarını açık tutmayı ve diplomasiye alan açmayı güvenlik anlayışının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmektedir. Ukrayna’daki savaş boyunca taraflarla sürdürülen temaslar, İstanbul’da oluşturulan müzakere zemini ve tahıl koridorunun açılmasını sağlayan diplomatik çaba, bu yaklaşımın somut örnekleri arasında yer almaktadır.
Benzer biçimde Gazze, Lübnan, Libya, Suriye ve İran merkezli gerilimlerde Türkiye’nin yaklaşımı, çatışmaların bölgesel yayılma etkisini sınırlandırmak ve siyasi çözüm ihtimalini korumak olmuştur. Bu tutum, NATO’nun askerî caydırıcılığının tek başına yeterli olmadığı, krizleri yönetebilecek diplomatik erişimin de İttifakın ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğiyle uyumludur. Türkiye’nin farklı aktörlerle konuşabilme kapasitesi, İttifakın doğrudan kuramadığı temasları mümkün kılan stratejik bir erişim alanı oluşturmaktadır.
Bu erişim kapasitesinin kaynağı, Türkiye’nin tek bir eksene hapsolmayan diplomatik konumlanmasıdır. NATO üyeliğini sürdürürken aynı zamanda Rusya ile diyalog kanallarını canlı tutabilmesi; Türk Devletleri Teşkilatı, Orta Doğu, Afrika ve Kafkasya’da eşzamanlı ve aktif bir diplomasi yürütebilmesi, Türkiye’yi yankı odalarında konuşan değil, farklı aktörlerle aynı anda temas kurabilen bir aktör hâline getirmektedir. Bu kapasite yalnızca Türkiye açısından değil, doğrudan temas kuramadığı aktörlere ulaşma ihtiyacı duyan İttifak açısından da önemli bir diplomatik değer üretmektedir.
Bu arabuluculuk anlayışı, İttifak dışına değil, İttifakın kendi içine de yönelmiştir. Uluslararası güvenlik ortamında NATO’nun geleceği ve birlikteliği zaman zaman tartışma konusu olurken, Ankara Zirvesi’nin güçlü bir birlik mesajıyla tamamlanması dikkat çekmiştir. Türkiye, farklı yaklaşımlara sahip müttefikler arasında diyalog kanallarının açık tutulmasına ve uzlaşı zemininin güçlenmesine katkı sunan ülkeler arasında yer almıştır. Bu süreç, Türkiye’nin NATO içinde yalnızca dış krizleri değil, İttifakın kendi iç uyumunu da yönetebilen ve kurumsal dayanıklılığa katkı sağlayan aktörlerden biri olarak değerlendirilmesini desteklemiştir.
Üçüncü mesaj, Türkiye’nin Karadeniz, Kafkasya, Akdeniz ve Orta Doğu’yu birlikte okuyabilen bölgesel liderlik kapasitesidir. Bugünün tehditleri tek bir coğrafi yönden gelmemektedir. Geleneksel güvenlik kaygıları ne kadar meşruysa terörizm, düzensiz göç, devlet kırılganlığı, enerji güvenliği, deniz ulaşım hatları ve bölgesel çatışmalar gibi çok yönlü riskler de aynı ölçüde stratejiktir. Türkiye’nin savunduğu 360 derece güvenlik yaklaşımı, bu tehdit alanlarının birbirinden koparılamayacağı gerçeğine dayanmaktadır.
Ankara Zirvesi kapsamında İstanbul İş Birliği Girişimi ülkeleriyle kurulan temaslar, Körfez güvenliği ile Avrupa-Atlantik güvenliği arasındaki bağın daha görünür hâle gelmesini sağlamıştır. Türkiye’nin 2004’te temelleri atılan bu girişime verdiği önem, NATO’nun bölgesel ortaklıklarını genişleten ve İttifakı kendi coğrafi sınırlarının ötesindeki güvenlik dinamikleriyle daha sağlıklı ilişkilendiren bir perspektifi yansıtmaktadır. Türkiye’nin bölgesel liderliği, yalnızca yakın çevresinde etkin olmak anlamı taşımamakta, tam aksine farklı güvenlik havzaları arasında siyasi, askerî ve diplomatik bağ kurabilmek anlamına gelmektedir.
Dördüncü mesaj, yükümlülüklerini yerine getirirken İttifakın geleceğine ilişkin daha dengeli bir sorumluluk paylaşımı talep eden stratejik müttefikliktir. Savunma harcamalarının artırılması önemlidir; ancak mali taahhütlerin konuşlandırılabilir, müşterek çalışabilir ve sürdürülebilir askerî kapasiteye dönüşmesi asıl ölçüttür. Türkiye, külfet paylaşımını yalnızca bütçe oranları üzerinden ele almamaktadır. Bu hususta meseleyi sahadaki katkı, operasyonel risk, üretim kapasitesi, üs ve karargâh desteği ile diplomatik sorumluluklar üzerinden değerlendirmektedir.


