Lefkoşa 23°USD49,96 ₺▲EUR55,81 ₺▼GBP67,01 ₺▲GRAM ALTIN6.222,90 ₺ Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

Dönüp aynaya bakın çünkü “Filistinliler Gözlerinizdir”

Oyuncu ve projenin Kıbrıs ayağının yöneticisi olan Canova ve projenin danışmanı Filistinli uluslararası hukuk mezunuMusleh ile dünyada farklı ülkelerde senkronize şekilde 200 okuması yapılan Anqa Grubu’nun…

18 dakika okumaHaber: https://www.yeniduzen.com/murat-obenler-188y.htm
Paylaş
Dönüp aynaya bakın çünkü “Filistinliler Gözlerinizdir”

Oyuncu ve projenin Kıbrıs ayağının yöneticisi de olan Ayda Canova ve projenin danışmanı Filistinli uluslararası hukuk mezunu Majd Musleh ile dünyada farklı ülkelerde senkronize şekilde 200 okuması yapılan Anqa Grubu’nun “Filistinliler Gözlerinizdir” projesini konuştuk.

“İsrail askeri tarafından öldürülen tiyatrocu arkadaşları Abraham Saidam’ı anmak için tüm dünyaya yayılan bir okuma etkinliği düzenlediler”

Bu projenin yaratıcısı Anka Grup konusundan başlamak isterim. Siz bu projeye ve konuya nasıl dâhil oldunuz?

Ayda Canova: Anka Group, İtalya'da yaşayan Filistinli gençlerin tiyatro, okuma ve sanat üretimi amacıyla kurduğu bir topluluktur. Son altı yedi yıldır oldukça yoğun faaliyet gösteriyorlar ve sürekli yeni oyunlar üretmeye çalışıyorlar. Odysseus oyununu sahnelemeye, performe etmeye çalıştıkları sırada her şey hazırken ekip arkadaşlarından Abraham Saidam, İsrail askerleri tarafından vurularak öldürülüyor. Bu nedenle performansı gerçekleştiremiyorlar. Ancak o andan itibaren bütün ekip, bir tür üretim sürecine giriyor. İki yıl geçtikten sonra, arkadaşlarının ölüm yıl dönümünde onu anmaları ve bir şey yapmaları gerektiğine karar veriyorlar. Üstelik bunu yalnızca kendi başlarına değil, bütün dünyayla birlikte yapmak istiyorlar. Böylece “Palestinians Are Your Eyes” adlı bu projeye girişiyorlar ve neler olacağını görmeyi amaçlıyorlar. Sonunda birçok ülkede, aynı anda 200 farklı okuma gerçekleştiriliyor. Mağaralarda okuma yapanlar, saray formatında gerçekleştirenler var. Her ülkenin koşullarına ve mekânlarına göre farklılıklar ortaya çıkıyor. Avrupa Parlamentosu’nda okuma yapanlar bile oldu. Biz de Tiyatro Kira olarak projeye katıldığımız için çok mutluyuz. Bu konuyla zaten ilgimiz, farkındalığımız, öyle bir dayanışmamız vardı insan ve bir sanatçı olarak.

Anka daha politik işler yapma eğilimi olan bir topluluktur. Yaptıkları işleri de biraz politik yönleriyle anlatmak istiyorlar. Bunu, içinde bulundukları toplum ve farklılıklara ilişkin bilinç açısından ele alıyorlar.

Nasıl bu projedeki insanlarla bağlantınız oldu?

Ayda Canova: Yıllardır zaten Filistin'de yaşananlar, hâlâ yaşananlar, bence hepimizin gündeminde olması gereken şeyler zaten. Bunu böyle Instagram'da post paylaşarak bir destek sağlayamıyoruz, bir yerde tıkanma oluyor. Evet, hepimiz görünürlüğünü artırmak için elimizden geleni yapıyoruz ama yetmeyen anlar var bence. Böyle boğazımızda bir yumruyla uyuduğumuz anlar var. Daha fazla bir şey yapmamız lazım. Örgütleyip insanlara sesimizi duyurmak yapılabilecek en iyi şeydir diye düşündüm ve araştırmaya başladım. Barselona’daki Fakültemdeki beni sürekli destekleyen bölüm başkanım Armando Rodón’a da sordum. Kıbrıs'ta böyle oluşum oluşturmamla ilgili politik farkındalığı yüksek işler yapmakla ilgili onun önerisi üzerine ben de Anka Grup'u buldum. Bir mesajlaşma, dünya görüşlerimizin uyuşmasıyla ilgili bir söyleşi ve sonrasında metinlerin paylaşılması şeklinde ilerledim. Metinlere sadık kalmak şartıyla performansın içeriğini siz belirliyorsunuz. 

Peki Kıbrıs’taki süreç nasıl ilerledi?  

Ayda: Metin önüme geldiğinde bu işi gerçekten gönülden yapabilecek arkadaşlarıma, meslektaşlarıma ulaştım ve konuştuğumuz andan itibaren herkes çok heyecanlandı ve fikirlerle gelmeye başladılar. Toplumsal Üretim Merkezi’nden yardım aldım nasıl ilerleyebiliriz diye. Beni Filistinli Majd ile tanıştırdılar. Ondan bir danışmanlık aldık. Neyi nasıl, söyleyebiliriz, telaffuz etmek açısından bize biraz olayların arka hikayesini anlattı. Bilmediğimiz yerleri tamamladık

Dünyadaki her yerde bu metin mi okundu değil mi? 

Evet. Filistinli altı genç yazar tarafından yazılmış ve geçmiş, şu an ve gelecek diye üçe bölünmüş altı hikayeyi tüm dünyadaki meslektaşlarımız ile birlikte biz de okuduk.

dsc-8632.jpg

“Yani bu bir insanlık meselesi aslında. Kalbi ve vicdanı temiz olan herkesin bu noktada durduğuna eminim”

Bir klasik tiyatrodan çok kolektif şeklinde çalıştığınızı düşünüyorum. Dayanışma ile ilerlenen…

Ayda: Kesinlikle. Majd ile birlikte Üretim Merkezi’nde bir okuma yaptık öncelikle. Yani gayet paylaşma, öğretme, öğrenme amaçlı bir okumaydı. Bu projeden bahsedilince gözünün içinde ışık görebileceğimiz insanlarla çalıştık. Herkes çok heyecanlı bir şekilde çalıştı. Hiçbir gelir elde edilmemesine rağmen günün sonunda tamamen bir sosyal sorumluluk işi yaptık. Bunun politik duruşla da bir alakası olmadığını düşünmek istiyorum. Yani bu bir insanlık meselesi aslında. Evet. Kalbi ve vicdanı temiz olan herkesin bu noktada durduğuna eminim. Bunun yani politik bir farkındalık gerektirdiğini de düşünmüyorum. O kadar ilkel bir yerden yanlış ki yapılan her şey. 

Projenin ismi nedir Türkçe olarak?

Ayda: “Filistinliler Gözlerinizdir” diye çevriliyor. Bu metnin ismidir. Metin altı hikayenin bir araya getirilmesinden oluşur.

Majd'ı da biraz tanımak isteriz. 

Majd: Adım Majd Musleh. Hukuk mezunuyum, uluslararası hukuk eğitimi aldım. Şu anda bir proje üzerinde çalışıyorum. Bu, Filistin’deki sömürge mirasını; özellikle de Osmanlı mirasının-yani Osmanlı’nın sömürgeci nitelikteki mirasının- Siyonizmin Filistin’de hayata geçirilmesine nasıl olanak tanıdığını inceleyen bir araştırma projesidir.

Kolonizasyon çalışıyorsan ileriki yıllarda Kıbrıs’ı da çalışabilirsin rahatlıkla. Her yüzyıla bir sömürgeci(ler) bu adadan geçmiştir. 

Majd: Belki olabilir, ancak ne yazık ki Kıbrıslı araştırmacılardan herhangi bir destek görmedim; açıkçası, sömürge sonrası mirasla ilgilenen Kıbrıslı araştırmacılara pek rastlamadım(çok ilginç hatta ironik) Ancak yüksek lisans eğitimi için üniversiteye gideceğimden, araştırmamı yürütmek adına kapsamlı bir finansman desteğim olacak. Manchester ve Durham’dan kabul aldım; şu an başka bir üniversiteyi daha değerlendirmek üzere yola çıkıyorum, belki onu seçebilirim. Finansman desteğim oldukça iyi olacağı için araştırmamı genişletmeyi; Levant bölgesini, Kıbrıs'ı ve benzeri yerleri kapsayacak şekilde büyütmeyi düşünüyorum. 

Kıbrıs’a yolum bir bakıma tesadüfen düştü diyebilirim; burada olmayı hiç hayal etmemiştim, gerçi burada olmaktan memnunum. Başlangıçta Gazze'deydim. Lise eğitimimi orada tamamladıktan sonra Türkiye'deki "Türkiye Bursları" programına başvurdum ve Marmara Üniversitesi'ne kabul edildim. İki yıl orada kaldım, ancak istediğim program orada İngilizce dilinde verilmiyordu. Mülakat sırasında programın İngilizce olacağı sözü verilmişti; "İngilizceniz harika, eğitim İngilizce olacak" demişlerdi. Eğitimim başlayacağı sırada, derslerin aslında Türkçe verildiğini öğrendim. Hızlı bir çözüm bulmam gerekiyordu ve en hızlı çözüm buraya gelmekti. Çünkü burada özel bir üniversiteye kayıt yaptırdığınızda doğrudan kabul ediliyorsunuz; süreç bu kadar basit. Ben de öyle yaptım. Mezun olduktan sonra "Civic Space" bünyesinde çalıştım, ancak sözleşmem sona erdi. Şimdi ise tamamen araştırmama odaklanmış durumdayım. 

Sen bu projeye nasıl dahil oldun? 

Majd: Irmak arkadaş beni Ayda ile tanıştırdı ve o da bana projeden bahsetti. Açıkçası, bu konuda onlarla çalışacağım için heyecanlandım. Senaryodaki unsurları nasıl hayal edebilecekleri, kültürel arka plan, telaffuz gibi konularda onlara biraz destek olabilirim diye düşündüm. Bürokratik bir grup değildik; Daha çok bir arkadaşlık ortamı gibiydi, her şey kendiliğinden gelişti. "Şu gün buluşalım mı?" deniyordu, "Tamam, buluşalım!" diyorduk ve buluşuyorduk. İşin güzel yanı da buydu bence.

Ayda: Sanırım işin sanatsal yanı da bu; her şeyi akışına bırakmak. Oturduğumuz yerde birisi bir fikir ortaya atıyor ve hemen uygulamaya geçiyorduk. Herkes proje konusunda hemfikirdi. Projeye birlikte başlarken, bence en güzel taraflardan biri de buydu.

foto-1-1-001.jpg

“100 binlik oyunlar, 100 bin yıllık oyunlar değil, sanatın toplumu iyileştirici bir şeyleri değiştirebileceğine inandığımız bir noktadan hareket etmek istiyorum” 

Zaman sınırlaması ekip için büyük zorluk oluşturdu mu? 

Ayda: Evet. 15 Ekim'de yapmamız gerekirdi. İki ay önce kesinleşti yapacağımız. İlk buluşmamızı yaptık, fikirlerimizi ortaya koyduk, okuma provalarını hızlıca yaptık. Foley efekti, ses efektlerini eklersek insanlar daha çok olayların içine girebilir diye düşündük. Hikayelere ait eşyaların da yer aldığı küçük küçük alanlar vardı. Her ufak detay başka birisinden geldi. Benim provalar sırasında gerçekten gözlerim doldu. Böyle bir şey söylemek istedim aslında ama söyleyemedim de. 

Ben hayatım boyunca bunu yapmak istiyorum. Benim yapacağım şey budur yani. Yaratıcı ekip diye bir şey var; yani üretim ekibi falan. 100 binlik oyunlar, 100 bin yıllık oyunlar değil yani yapmak istediğimiz şey. Romeo ve Juliet oynamak istemiyorum şu an. Böyle şeyler yapıp gerçekten sanatın toplumu iyileştirici bir şeyleri değiştirebileceğine inandığımız bir noktadan hareket etmek isterim. Çok duygulandım ben başından sonuna, tüm prova süreçlerinden ve performans günümüzde de. 

“Gerçekten imkansızlıklarımız var ama dayanışmayı kovalamak lazım. Bir yerlerden birileri elinizi tutacaktır”

Ülkemizde başka kişilere de ilham olması adına biraz daha süreci anlatmanızı rica ediyorum. Nedir bu işin özü? Belki Lefke’de, Mağusa’da da böyle heyecanlı ekipler vardır. 

Ayda: Tabi ki. Bence çok rahat yapabilirler. Bir şeye başlamak gerçekten devamlılığını getiriyor.  Mekanımız yoktu, Hangar bize mekanını açtı. Dayanışması için Orçun Cananoğlu’na da çok teşekkür ederiz. Biz orada saatlerce prova aldık, işgal ettik resmen. Onların işlerinin içerisinde ve onlar ondan çok mutluydular. Bu bizi de mutlu etti. Üretim Merkezi’nde provalar aldık. Onlara da teşekkürler. Alan açıp destek olmak isteyen insanlar var. Ulaşmak lazım. Gerçekten imkansızlıklarımız var ama dayanışmayı kovalamak lazım. Bir yerlerden birileri elinizi tutacaktır. 

Çok dar bütçeli bir proje ortaya koydunuz. 

Evet. Özünü kaybetmeden bir şeyler yapmaya çalıştık. Okuma tiyatrosu da en yapılabilenlerden bir tanesiydi. Dar bütçeli bir çalışma oldu. 15 Ekim gecesi hava koşulları çok çok kötü olmasına rağmen Hangar doldu. Hepiniz geldiniz, teşekkür ediyorum. 

foto-2-2-041.jpg

“Hayatta benzer değişimleri görmek isteyen insanların bir araya geldiğini düşünüyorum”

Bu bir sıfırdan bir proje değil aslında. Biraz daha böyle adım adım gittiğinizde birbirine bağlanan şeylerin bir parçası. So Kolektif, Kıssa projeleri mesela. Bu da başka bir yere bağlanacak belki. Mesela “I’m Not Okay”. 

Ayda: Onlar hem bir proje hem de bir buluşma alanı gibi sanırım. Zaten Kıbrıs'ta bir avuç insanız. Bir noktadan sonra aynı hedefleri olan, hayatta benzer değişimleri görmek isteyen insanların bir araya geldiğini düşünüyorum. Bunun bir şekilde kendi içinde bir çekim mekanizması var. So Kolektif de aynı şekilde. Ben onlarla zaten çalışıyorum. Şu anda oyunumuz çıkmak üzere. Bir noktadan sonra şunu fark ettik: Yaptığımız işlerin özünde gerçekten bir değişim ve anlaşılma ihtiyacı var. Bu proje de onlardan biriydi. Aslında hepsi sürekli birbirine bağlıdır.

Bir de çok ufak bir şey söylemek istiyorum. Okumalarımızdan birinde Majd da bize katıldı. Hangar’ın önünde oturuyorduk ve okuma yapacaktık. Tabii ki ağır bir konu üzerinde çalışıyorduk. Biz de süreci biraz hafifleterek ilerletmeye çalıştık. Çünkü ağır konuları da rahatça çalışabilmek gerekiyor. Birbirimizle şakalaşıyorduk. Tam o sırada kafamızın üzerinden savaş uçakları geçti. Sınırdan, tam üzerimizden savaş uçakları geçti. Ekim ayında iki Yunan, iki Türk uçağı olmak üzere toplam dört uçak geçti. Bir kişinin bile travmalarını uyandırabilecekse bu saçma sapan güç gösterisi kesinlikle yapılmamalı. 

Majd: Bence bu hepimiz için çok kötü bir deneyimdi. Çünkü gerçekten ağır bir konu üzerinde çalışıyorduk. 

“Hepimizin, Instagram’da bir şeyler paylaşmaktan çok daha fazlasını yapması gerekiyor.”

Gazze’de de yaşayan Majd için bu proje ne ifade ediyor? 

Majd: Yani, elbette harika bir proje. Ancak dürüst olmak gerekirse, iş tamamlanıp seyirciler ayağa kalktığında ve bizler alkışlamaya başladığımızda, projenin ne kadar muazzam olduğunu hepimiz o an fark ettik. Seyirci koltuğuna geçip her şeyi yeniden dinlemeye başladığımda gözyaşlarımı tutamadım. Kolay kolay ağlayan biri değilimdir; acıya ve savaş ortamına fazlasıyla alıştım çünkü. Hepimizin, Instagram’da bir şeyler paylaşmaktan çok daha fazlasını yapması gerekiyor. Şu an dünya genelindeki hükümetlerin –özellikle de ABD yönetiminin ve Trump döneminin– bizi bir köşeye sıkıştırmaya çalıştığını düşünüyorum. Bizim neslimizi, sosyal medyada paylaşım yapmaktan başka hiçbir şey elimizden gelmezmiş gibi düşünmeye ve buna inanmaya zorluyorlar. Hiçbir şey yapamayacağımıza dair bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Yani, "yapacak bir şey yok" dedirtmeye çalışıyorlar. 

foto-3-201.jpg

“Bizim toplumumuzda aslında ne kadar da benzer şeyler yaşadıklarının farkında olmadan hayatlarına devam eden bir sürü insan var”

Bu proje dünyada 15 Ekim’de global okuma şeklinde yapıldı ve bitti ancak ben Kıbrıs’ta Hangar Culture Space’ye gelen 200 kişi dışında birçok kişiye daha ulaşması gerekiyor diye düşünüyorum. 

Ayda: Yani ben bunların daha çok olmasını istiyorum. Oynadık ve proje sona erdi ama mücadele devam edecek. Bizim toplumumuzda gerçekten bu konuya kapalı ve izole yaşayıp, aslında ne kadar da benzer şeyler yaşadıklarının farkında olmadan hayatlarına devam eden bir sürü insan var. Biz sesimizi çıkarmaya başka türlü yollarla da devam edeceğiz. Bu okuma da Türkçe ve/veya ingilizce tekrar olabilir. 

Sebep-sonuç birbirini destekleyecek böyle her şey bir şeyin vesilesi olacak gibi. 

Evet, aynen. İmzaladığımız anlaşma bir seferlikti ama bunun ucunu açık bırakıyoruz. 

Projenin metinlerinin içeriğine de bakmak istiyorum. Bu hikayeler ne anlatır? 

Majd: Bence bu metin toplamda tarihin kendisini tam anlamıyla yansıtmaktan ziyade, geçtiğimiz tüm tarihsel evrelere dair nostaljik bir his uyandırıyor. Örneğin ilk bölüm Filistinlilerin, belki de Filistin diasporasının üzerine bir ışık tutuyor. Özellikle Beyrut’ta yaşandığı düşünülürse hikaye 1948’deki Nekbe sonrasına dair bir bağlam sunuyor. Büyükannem ve pek çok insanın büyükanne ve büyükbabası, 1948’de kendi kasabalarını, asıl memleketlerini terk edip başka ülkelere ya da başka şehirlere gitmek zorunda kaldılar. Benim büyükannem ve büyükbabam Gazze’yi seçtiler. Aslen Yafa’lıyım; orası bugün Tel Aviv olarak adlandırılıyor. Annem Yafa’lı, babam ise Kavkaba adında küçük bir köyden. Her iki yer de bugün İsrail şehirleri ya da yerleşimleri konumundadır. Bu tür köy veya şehirlerden gelen pek çok insan, başka ülkelere gitmek zorunda kaldı; kimisi ABD kadar uzak yerlere, kimisi ise Gazze, Lübnan veya Ürdün gibi daha yakın yerlere göç etti. İlk bölüm, örneğin, onların Beyrut’ta olduklarını ve geri dönmeye karar verdiklerini gösteriyor. Çünkü Filistin tarihinde, Arafat döneminde ve Oslo sürecinde, bence sahte bir umuda kapıldığımız bir evre yaşandı. Bir Filistinli olarak bunun tarihimizdeki talihsiz bir dönemeç olduğunu düşünüyorum; çünkü Arafat, Filistin İntifadası’nı hedeflenenden tamamen zıt bir noktaya taşıdı. 

Hukuk, özellikle de uluslararası hukuk okumuş olmama rağmen, bu sisteme inanmıyorum; aslında uluslararası hukuk ve uluslararası siyasi ilişkiler okumamın nedeni de tam olarak bu. Bu sistemi eleştirebilmek için uluslararası hukuk okudum. Birleşmiş Milletler (BM), Oslo süreci ve Arafat ile şansımızı denedik; ancak sonuç başarısız oldu ve aslında topraklarımızın daha fazla işgal edilmesine, daha fazla yerleşim birimi kurulmasına ve topraklarımızın daha fazla sömürgeleştirilmesine yol açtı. Bu yüzden BM’ye inanmıyorum. İki devletli çözüme dayalı bir barışa da inanmıyorum. Burası her zaman tek bir devlet olmuştur ve olacaktır; benim için o devlet Filistin’dir. Dolayısıyla, halkın gücüne, hatta silahlı direnişe başvurma gücüne inanıyorum. BM’ye ya da masa başına oturup bir şeyler imzalamaya çalışmak gibi girişimlere inanmıyorum. 

Ayda: Evet. Sanırım zeytin yeşili bir gökyüzünün altındaki o şiirden bahsetmiştim. İlk şiirde hoşuma giden şey, sadece Filistin meselesinin siyasi boyutuna değinmekle kalmayıp, aynı zamanda toplumsal cinsiyet meselelerini de ele almasıydı. Kadın düşmanlığını, erkek egemenliğini ve bir nevi kültürel evlilik biçimi olan görücü usulü evlilikleri tartışıyordu. Sanırım hepimiz bunlardan muzdaribiz. Şiirin oldukça sanatsal bir niteliği var. Evet, gerçekten çok sanatsal; başlangıçta onu anlamak için epey zorlandık. Biraz uğraştık ve "Acaba bunu izleyiciye nasıl anlatabiliriz?" diye çok düşündük. 

poster.png

“Hikâyemizi biz yazmıyoruz, bizim yerimize başkaları yazıyor”

İkincide koca dünyayı ve kirli siyasi ilişkileri bir satranç tahtasına koydunuz değil mi?

Ayda: İkinci metin satranç oyunundaki “Piyon”. Bir satranç oyunu üzerinden sembolik şekilde anlatılan bir hikayedir. Hepimiz aslında bir piyonuz. Bazılarımız da tabii kraliçeyiz falan filan. Yani hepimizin durduğu yerler farklı ama çoğumuz piyonuz ve nasıl tepki vereceğimiz bazen oyunun kurallarına göre sınırlandırılmış haldedir. Bunu elimizden geldiğince Gazzeli yazarlarımızın metinleri ile gösterebilmeye çalıştık. 

Majd: Bence şiir, Filistin'i daha isabetli bir şekilde temsil ediyor. Siyasi durumumuz, maruz bırakıldığımız sömürgeci düzen tarafından, tıpkı bir satranç tahtasındaki piyonlar gibi bir oraya bir buraya sürükleniyoruz. Kendi hikâyemizin sahibi olduğumuzu hiç hissetmiyoruz. Hikâyemizi biz yazmıyoruz; hayır, bizim yerimize başkaları yazıyor. Bunun, Batı Şeria ve Gazze'deki durumu yansıttığını düşünüyorum. Satranç başlı başına bir dünya. Benim hissettiğim kadarıyla bu, daha çok gündelik mücadeleleri temsil ediyor. Örneğin Batı Şeria'da; Kudüs'ten Beytüllahim'e ya da Kudüs'ten El Halil'e gitmek istediğinizde sınırları geçmeniz gerekiyor. Buradaki kuzey ve güney arasındaki geçişler gibi, ama aslında çok daha karmaşık bir süreç. 

İlk bölümdeki “Under An Olive Green Sky” Akdenizin ortak kutsal ağacı zeytine ve onun yeşiline de atıfta bulunuyor. Bugüne geldiğimizde “Betonarme Sütun” metni karşımıza çıkıyor. 

Majd: Kıbrıslılar ve Filistinliler için kültürümüzde var. Şimdi yaşadığımız şey betonarme sütun. Gazze'deki bizim gibi gençlerin mevcut durumunu gerçekten yansıtıyor. Okuyarak gerçekliklerinden kaçmaya çalışıyorlar. Bu yüzden yüksek lisans veya lisans programlarına başvuruyorlar, böylece seyahat edip Gazze'den çıkabiliyorlar ama bazen bu hayal yıkılıyor, çünkü şu anda Mısır sınırı olarak adlandırılan Rafah sınırı, İsrail tarafından kontrol ediliyor. Ayrıca hikayede Lina’nın babasının tekerlekli sandalyede olduğunu hatırlıyorum. Örneğin, ben babamı 2004'te, sadece iki yaşındayken kaybettim. Onunla ilgili hiçbir anım yok. Bu yüzden kendimi bu kızın yerine koyuyorum. Eğer annem bana bağlı olsaydı, tekerlekli sandalyede olsaydı, İngiltere'de, Avrupa'da, her neyse, okuma hayalimi bırakıp onunla kalmak zorunda kalırdım. Yani bu, 20 yaşındaki bir kız veya erkeğin kendi başına taşımak zorunda olduğu başka bir yüktür. Aileleri için kalmak zorundalar. 

Ayda: 4. metin “Anka” ise savaş süresince yaşanmaya çalışan bir aşk ve bir aile kurma hikayesidir. Savaşın içinde, savaştan sonra ve yani içerisinde sağlıklı bir ilişki ve/veya aile kurabilmek ne kadar mümkündür? Bu savaşlardan sonra edinilen travmalarda artık kimse o mutlu aşkı da yaşayamaz. Ondan sonra her şeyi unutup o mutlu sona doğru da gidemez. 

Sonra “Future” bölümü var. Gelecekte de sürekli arkadaşlarının sesini duyan, ona verdiği aklı fikri duyan bir adamın hikayesidir ve bir yerden sonra vazgeçmenin eşiğindeyken daha doğrusu başına gelenlerden sonra ampute edildikten sonra terk edip gideceği yerden geri döner ki çocuğu Filistin'in ne olduğunu öğrensin ve farkındalıkları görsün. Bu hikaye Filistin'in olmadığı bir gelecekte geçer. Filistin'in var olduğunu ve devam edeceğini söylüyor yani.  “Mother Poem” de gelecekte geçer. Her şey bittikten sonra insanların acıları tabii ki dinmiyor. Ama üzerinden zaman geçtikten sonra nasıl ilerlenebilir bunun üzerinden bir şiirle bu acıları kaleme dökmeye çalışan bir şairin hikayesidir. Kız kardeşi tarafından insanların acılarını hatırlatılmaması gerektiğini söyler. Bu da iki farklı bakış açısını aslında sunuyor bize. Yani bizim toplumumuzda ise yüzleşmek yerine her şey halının altına süpürülür. Her şey tamdır, sıkıntı yok. Her şeyimiz var. Herkes, devlet dairesinde çalışıyor, harika.

Metinde Ana karakterimiz bunu bir şiire döküyor ve evi yakılıyor günün sonunda. Filistin'in her zaman özgür olacağını ve tamamıyla Filistin olarak kalacağını söylediği için evi yakılıyor. 

dsc-8620.jpg

Kıbrısta insanlara daha iyi anlatabilmek adına ne gibi dokunuşlar yaptınız? 

Ayda: İngilizce okuma olduğu için konsantrasyonun dağılabileceğini düşündüm ben en başında açıkçası ve her hikayeye bir şey bulmaya çalıştık. The Pawn'da direkt satranç oynadığını göstermek istedik. Takip edebilecek bir element daha sunmak istedik. A Pillar in Concrete’de aynı şekilde müzikle desteklendi. Alttan gelen bir müzik ve yine ses efektleri. Anka'da flashbackler vardı. Daha doğrusu PTSD sonucu gördüğü rüyalar, karakterimizin gördüğü rüyalar ve geçmişe gidip geliş vardı. Bunların altını çizmek istedik. Yine efektlerle ve farklı okuyucuların seslendirmesiyle. First Lesson'da şarkıyı ekledik. 

Sofia’nın seslendirdiği şarkı hangi şarkıydı? 

Ayda: Northern Territory'da türküsünü fısıldadığını söyler metinde. Biz onu araştırdık ve bir şekilde destek olmak istediğini belirten Sofia şarkıyı seslendirdi. Şiir metindeydi şiir ve biz onun yerini değiştirdik, voltajını artırdık. Çeşitli elementler eklemeye çalıştık. Çok efor harcadık. Bu da bizim için bir denemeydi aslında canlı bir deneme. Bildiğim kadarıyla Kuzey Kıbrıs’ta Live Foley ile anlatılar geliştirme daha önce yapılmadı. Ulaş Öğüç adeta kendini aştı. 

Projede kimler emek ve katkı verdi? Yaratım ekibini bir sayarsak çok sevinirim

Ayda: Ben Kıbrıs'taki Projenin Yöneticisiyim. Ayrıca teatral okumada ben, Erdoğan Kavaz, Şaziye Konaç, Melek Kaptanoğlu, Selsu Solman ve Yalın Doğasal, Live Foley/Canlı ses efektlerinde Ulaş Öğüç ve ses/müzikte Roberk Özyanak yer aldı. Toplumcu Sanat Üretim Merkezi de destek verdi. Canlı müzik icrasında ise Sofia Barka vardı.

“İnsanlar da biraz hissetse, harekete geçse, o ateşi başka bir ateş bulur ve onunla büyür gibi hissediyorum”

“Yasın içinde bir direniş alanı yaratmak” hedefi üzerine de biraz konuşmayı arzuluyorum.

Bilinir alanı yaratmak hem çok zor hem başlaması gereken yer maalesef. Yani bütün bunların ne kadar acı verici olduğunu algılamadık. Gerçekten gözlerine sokulmadan insanların bir şeyleri kabul ettiklerine ben inanmıyorum. Yani savunma mekanizması mıdır? İnsan hiçbir şeyi risk etmek istemiyor. Ben biraz bunu hayatı anlamsız yaşamak olarak görüyorum. Bizim bu yaptığımız şey çok mu büyük? Çok ses mi getirdi? Hayır ama bir alan oluştu ve o alanın içinde bir şeyler yaptık biz. Dünyada 200 okumadan bir tanesiydi bu. 200'ü bir arada gelirse bir güçlü ses çıkar diye emek harcadık.  İnsanlar da biraz hissetse, harekete geçse, o ateşi böyle yaktığınız anda o zaten başka bir ateş bulur ve onunla büyür gibi hissediyorum.

Dünyada da insanlar sokaklarda haykırıyor. Büyük bir insan kitlesi de Filistin'deki çadırdaki insanlara parasal yardım yapıyor ve vicdanen rahatım diyor. Bir kısırdöngü oluşmuyor mu böylece? 

Ayda: Bu, insanın kendini tatmin olmuş hissetmesini ve gece rahat uyumasını sağlayan "tembelce" bir yol. 

Tiyatro Kira’nın yolu nasıl ilerleyecek?

Ayda: Tiyatro Kira daha çok böyle alan açmak üzerine kurulduğu için spesifik bir ekibi yoktur. Ekip proje bazlı olarak değişiyor. Tiyatro Kira’nın destekleyeceği ve içinde bulunacağı, adının geçeceği projelerin tamamı aktivist işler olacağını düşünüyorum. Yani işte benim kendi adıma da içinde bulunduğum projeler zaten Kıbrıs'a geldiğimden beri böyle olması için çabalıyorum. Çabam bu yöndedir. 

dddddwaaaaaa.jpg

“İç kıvılcımım sönmesin ki yaşayabileyim modundayım. Arasta da bu kıvılcımı harekete geçiren bir yerdeydi”

Örneğin kısa film “Arasta” da böyle bir proje değil mi?

Ayda: Evet LGBT insanların hikayesi. O da çok duyulmayan bir şeydir. Biz biraz daha duyuralım diye yönetmen Fatoş Olgaçer ile konuştuk ve yola çıktık. Aktif olmaya çalışıyorum gerçekten ve bir şey değiştirmeye çalışıyorum. İç kıvılcımım sönmesin ki yaşayabileyim modundayım. Arasta da bu kıvılcımı harekete geçiren bir yerdeydi. Toplumumuzun farkındalığının artması gereken olaylardan bir tanesidir LGBTIQ+. Fatoş bu konuda asıp kesmiyoruz kimseyi. Düşmanlaştırmıyoruz. Bizim toplumumuz eğitilmeye açıktır. Ben her şeye rağmen buna inanıyorum. Nefret yok bizim içimizde. Bizim öfkemiz olmaması kötü bir şey ama aynı zamanda da nefretimiz de yoktur. Öfke lazım yoksa sonsuza kadar böyle oturacağız burada; kim olduğumuz belli olmadan. 

“I Am Not OK” adlı oyun da bunun güncel örneği olacak.

Ayda: So Kolektif’in yeni oyunu “I Am Not OK”. Şaziye Konaç yazdı. Kasım'ın ortalarına doğru çıkacak. Çok heyecanlıyım. 13-18 yaş arasının izleyebileceği bir oyun olacak. Yine yetişkinlerin de izleyip çok zevk alacağı bir oyundur. Ergenlerin kafeye gidip oturup 15 yaşında sigaraya başlaması dışında çok seçenek yok bu ülkede. Biri kız biri de erkek iki ergenin, çok da yeni tanışan iki kişinin hayatı sorgulaması ve yaşadıkları acıları birbirleriyle paylaşmaları sonucunda kurdukları bağı anlatan bir oyundur. En çok görülmeye ihtiyacımız olan yaşlardır o yaşlar. Birbirini gören iki insan var. 

“Her zaman daha açgözlü olan beyaz seçkin sınıfının vahşetini çalışacağım bir resim yapacağım”

Majd’ın da yeni projeleri varsa onları dinlemek isterim?

Majd: Bir resim projem var. Bu da bir alan ancak şu sıralar resim yapamayacak kadar depresifim. Genellikle resimlerim daha soyut olur. Üzerinde çalışmaya çalıştığım bu resim ise daha politik. Sadece Filistin hakkında değil; sanırım tüm küresel durumu ele alıyor. Bu resimde yansıtmaya çalıştığım şey, belki de doğrudan vahşetin kendisi. Dünya genelindeki seçkin sınıfın vahşeti. Orwell’in "Hayvan Çiftliği" kitabından ilham alıyorum. Biz yanarken onların sadece izlemelerini yansıtmak istiyorum. Tıpkı koca, şişman bir domuz gibi. Her zaman daha açgözlü olanlar, beyaz seçkinler. Mesela bizde normal cinsel arzular vardır; bir partner ararsınız ya da tek gecelik bir ilişki istersiniz. Onlar ise pedofili gibi çok daha sıra dışı, sapkın şeylerin peşindeler. 

Yani umut var mı bir şeyler için sizin için? 

Ayda: Umut vardır elbette. Bütün sistemler değişecek ve biz yıkacağız. Adalet tecelli edecektir falan değil, böyle bir inancım yok benim açıkçası. Ama kendi yaşadığımız yaşam alanları içerisinde ya da kendi küçük çevremiz içerisinde bir şeyleri daha yaşanabilir kılabiliyorsak ve o çember dışındaki insanlara da el uzatabiliyorsak bu etki çemberi gittikçe artar. Ben bunun umut olduğunu düşünüyorum. 

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler