Cehaletin kendisinden daha ürkütücü olan, onun cüretle kurduğu ortaklıktır. Bilmediğinden habersiz olan, bilmediği her konuda hüküm verme hakkını kendinde bulur. Birkaç alkışla mertebe sahibi, birkaç takipçiyle otorite kesilir ve nihayet kendini en muteberlerle kıyaslama cüretini gösterir. Kalabalıklar da çoğu zaman niteliğin değil, birbirini besleyen kanaatlerin etrafında toplanır. Sürü psikolojisi, insanın kendi muhakemesinden vazgeçişini görünmez kılar; alkış çoğaldıkça vasatlık itibar kazanır, itibar kazandıkça kendisini hakikatin yerine koyar. Kalabalığın büyüttüğü her şey büyük, çok kişinin inandığı her şey doğru değildir.
İnsanın kendisini olmuş bitmiş ilan etmesi, evrenin sonsuzluğu karşısında ne tuhaf bir iddiadır. Bilginin sınırları sürekli genişlerken, insan kendi zihninin sınırlarına ulaştığına nasıl hükmedebilir? Henüz bilmediklerinin hacmini dahi ölçemeyen bir varlığın, kendisini tamamlanmış sayması, karanlıkta durup bütün ışıkları tükettiğine inanmaktan farksızdır. Bilgelik, insanın kendisini hangi mertebeye yerleştirdiğinde değil, öğrenileceklerin sonsuzluğu karşısında ne kadar mütevazı kalabildiğinde saklıdır.
Bu kalabalıklara itiraz edenlerse çoğu zaman fazla hassas, dili sivri, huzur kaçıran, hatta arızalı ilan edilir. Çürümeye alışmış bir toplulukta çürümeyi teşhis edenin hastalıklı sayılması şaşırtıcı değildir. İnsan bazen kalabalıkların ortasında değil, kalabalıkların neye dönüştüğünü gördüğünde yalnızlaşır. Sonra içinden, keşke bilmeseydim, keşke fark etmeseydim, diye geçirir. Bilmemişliğin hafifliğine özenir. Ne var ki farkındalık bir kez insanın içine yerleştiğinde, eski kayıtsızlık artık sığınılacak bir huzur değil, insanın kendisine yabancılaşmasıdır.






