A+
A-
Simge ÇERKEZOĞLU
“Hiçbir zaman bir kitap yazmak için yola çıkmadım. Yazdığım her şeyde kendimi, kendimizi sorgulamaya çalıştım. Benim için özgürlük, kendimi sorgulayabilmektir. Ancak kendimizi sorgulayarak bir yol alabiliriz. Kendimizi sorgulamayı engelleyen tabuları yıkarak başarıya ulaşabiliriz,” diyor Gündüz Vassaf ve sohbetimiz böyle başlıyor.
Vassaf’ın yaşamına bakınca bu sorgulamanın izlerini görmek mümkün. Çocukluğunun bir bölümünü farklı ülkelerde geçirdi, psikoloji eğitimini Amerika’da aldı, doktorasını Türkiye’de tamamladı. Psikolog ve akademisyen olarak çalışırken 12 Eylül’ün ardından üniversitedeki görevinden istifa etti. Sonrasında farklı ülkelerde yaşayan, çalışan ve dersler veren Vassaf, zamanla yazarlığıyla geniş bir okur kitlesine ulaştı. Cehenneme Övgü’den Cennetin Dibi’ne, Tarihi Yargılıyorum’dan Ressamın İsyanı’na uzanan kitaplarında iktidarı, itaati, özgürlüğü, mutluluğu ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi sorgulamayı hep sürdürdü.
“Bu düzende ‘deli’, uyum sağlamayandır”
Totalitarizm aslında doğrudan devletin ve siyasetin konusu. Cehenneme Övgü ile totalitarizmin gündelik hayatın içine nasıl sızdığını okuyoruz. Kitapta, hayata karşı gelme bağlamında deliliğe de bir övgü var.
“Deli, fıkralarda bazen akıllıdan bile daha akıllı çıkar. Ama buradaki delilik bundan çok öte. Yaşadığımız düzen, çılgınların düzeni. Onlar, çivisi çıkmış bir dünyanın temsilcileri. İklim krizi belki de türümüzün sonunu getirecek; bazı canlı türlerinin sonunu şimdiden getirmeye başladı. Ülkeler yok olmaya başladı. Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’nda nükleer bomba kullanmasından bu yana giderek artan bir savaş tehlikesiyle karşı karşıyayız. Şimdi bir de yapay zekâ var. Amerika ve Çin, insanlardan daha üstün bir zekâ geliştirmek için yarışıyor. O da türümüzün sonunu getirebilir.
Bu düzende ‘deli’, uyum sağlamayandır. Yazar, çizer, konuşur; bazen hapse atılır. Hatta bazen öldürülür. Bunun çok örneği var. İnsanlar ise uyum sağlamak istiyor çünkü bunu çocukluğumuzdan itibaren öğreniyoruz. Anneler ve babalar, çok yakın zamana kadar çocuklarından ‘evet efendim’ demelerini beklerdi. Oysa hayvanlar terbiye edilir, insanlar değil. Çocuk okula gider, yine uyumlu olması beklenir; öğretmenini sorgulayamaz. Ardından devlet ve din devreye girer. Hepsi sizden uyum sağlamanızı, ‘iyi vatandaş’ olmanızı bekler. Aksi olduğunda azar işitirsiniz. Oysa Beckett der ki: ‘Hepimiz deli doğarız fakat deli kalabilmek sonuna kadar çok zor bir şey. Onu başarabilen çok azdır.’ Yeni bir kuşak geliyor. Onlar bu düzeni hiç umursamıyorlar. Çokça kınanıyorlar, sadece kendilerini düşünüyorlar gibi görünüyor. Oysa bana göre aramızdaki en siyasi kitle gençler. Çünkü onlar oy vermeyerek, düzeni doğrudan yok sayarak protesto ediyorlar. Onların bu tutumları sayesinde bu düzen zaman içinde çökecek.”

“İmkânsız görünen barışlar bile bir çırpıda sağlanabiliyor”
Cehenneme Övgü’de öne çıkan meselelerden biri de barış ve milliyetçilik. Kitabı okurken ister istemez Kıbrıs’ı ve yıllardır çözülemeyen Kıbrıs sorununu düşünüyorum. Peki, Kıbrıs’ta barışın önündeki asıl engel ne olabilir?
“BM Anayasası’nın önsözünde, ‘Savaşlar insanların zihinlerinde başlar’ denir. Dolayısıyla barışın da insanların zihinlerinde kurulması gerekir. Aslında her şey halklara bağlı. En imkânsız görünen barışlar bile bazen bir çırpıda sağlanabiliyor. Yeter ki bütün değişkenler yan yana gelsin ve koşullar doğru biçimde oluşsun. Baltık ülkelerinin Sovyetler Birliği’nden bağımsızlık mücadelesini düşünün. 1989’da Estonya, Letonya ve Litvanya’da milyonlarca insan el ele tutuşarak yüzlerce kilometre uzunluğunda bir insan zinciri oluşturdu. Yediden yetmişe insanlar oradaydı; el ele tutuşup şarkılar söylediler. Sovyetler Birliği bu bağımsızlık talebinin önüne geçemedi. İmkânsız diye bir şey yok. Martin Luther King çıktı ve ‘Bir hayalim var’ diyerek siyahlarla beyazların bir gün eşit olacağı bir Amerika hayal etti. O dönem için imkânsız görünen pek çok şey yıllar içinde gerçeğe dönüştü. Hatta Barack Obama, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyah başkanı oldu. Yeter ki ‘Ben yapabilirim, biz yapabiliriz’ duygusunu kaybetmeyelim. O düşü aklımızdan hiç çıkarmayalım. Sadece şikâyet etmekle yetindiğimizde edilgenleşiyoruz. O edilgenlik depresyona yol açıyor, depresyon da birbirimize bulaşıyor. Biz umudu kaybettikçe, depresyona girdikçe bu düzene güç vermiş oluyoruz; düzenin işbirlikçisine dönüşüyoruz. Şikâyet etmek, ‘Ben ne yapabilirim?’ diye sormamak demektir. Bu da düzeni güçlendirir.”









