Lefkoşa 20°USD49,53 ₺▲EUR55,64 ₺▼GBP66,05 ₺▲GRAM ALTIN6.631,94 ₺ Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

Bilim insanları tedirgin: Kıyamet Buzulu beklenenden daha hızlı eriyor!

Bir grup buzul bilimcinin yaptığı yeni araştırmaya göre, gezegenin en geniş buzulu daha önce tahmin edilenden...

3 dakika okumaHaber: Tan Aykol
Paylaş
Bilim insanları tedirgin: Kıyamet Buzulu beklenenden daha hızlı eriyor!
  1. Haberler
  2. Yaşam
  3. Bilim insanları tedirgin: Kıyamet Buzulu beklenenden daha hızlı eriyor!

yayınlandı

4dk, 48sn

Bir grup buzul bilimcinin yaptığı yeni araştırmaya göre, gezegenin en geniş buzulu daha önce tahmin edilenden daha agresif bir şekilde eriyor. Bu durum, küresel deniz seviyesinin yükselmesi üzerindeki etkilerinin mevcut tahminlerin iki katı olabileceği anlamına geliyor.

Batı Antarktika’da bulunan ve çökmesinin yol açacağı felaket nedeniyle “Kıyamet Buzulu” olarak adlandırılan Thwaites Buzulu, küresel deniz seviyesindeki yükselmeyi tahmin etme konusunda büyük bir belirsizlik yaratıyor.

Dünyanın en zor ulaşılan yerlerinden birinde bulunan Florida büyüklüğündeki buzul, on yıllardır geri çekiliyor ve eriyen buzları şu anda küresel deniz seviyesindeki artışın yaklaşık yüzde 4’ünü oluşturuyor.

Ancak geri çekilmesinin arkasındaki mekanizmalar son derece karmaşık ve bu da geleceğini kesin olarak haritalandırmayı zorlaştırıyor.

Thwaites çöktüğü takdirde deniz seviyesini 60 santimetreden fazla yükseltecek kadar su barındırdığı için bu hayati bir görev olarak görülüyor. Devasa Antarktika buz tabakasını tutan bir tıpa görevi de gördüğü için, nihayetinde deniz seviyesinin yaklaşık 3 metre yükselmesine yol açarak Miami’den Manila’ya kadar kıyı topluluklarını harap etme potansiyeli taşıyor.

BUZULUN ALTINDAKİ SÜREÇLER İNCELENİYOR

California Üniversitesi ve NASA’nın Jet İtki Laboratuvarı’ndan buzul bilimciler, bu devasa buzulun altında neler olup bittiğini daha iyi yansıttığını söyledikleri yeni bir buz tabakası modeli geliştirdi.

Thwaites’in hızlı geri çekilmesi, buzun deniz tabanından yükseldiği ve okyanus üzerinde bir buz sahanlığı olarak yüzmeye başladığı nokta olan topraklama hattındaki süreçlerden kaynaklanıyor.

Kaliforniya Üniversitesi (UCLA) proje bilimcisi ve araştırmanın baş yazarı Mattia Poinelli, tipik buz tabakası modellerinin topraklama hattını sabit ve çoğunlukla durağan bir yapı olarak görme eğiliminde olmasına rağmen, Dünya’nın büyük okyanusa açılan buzullarının altında farklı bir düzen olduğunu kabul etmeye başladıklarını söyledi.

Uydu verileri, topraklama hattının aslında gelgit pompalaması olarak bilinen bir süreçte kalın buzu kaldırıp indirerek, deniz suyunun gelgitlerle sürekli olarak içeri ve dışarı aktığı, bazen kilometrelerce genişlikte bir “topraklama bölgesi” olduğunu ortaya koyuyor. Poinelli, bunun nispeten sıcak okyanus suyunun buz tabakalarının derinliklerine nüfuz etmesine ve güçlü bir erimeye neden olmasına olanak tanıdığını ifade etti.

KIYI KENTLERİ İÇİN RİSK ARTIYOR

Nature Communications dergisinde yayınlanan bulgulara göre bilim insanları modelleri topraklama bölgesi kavramını içerecek şekilde ayarladıklarında, Thwaites’in küresel ısınma olmasa bile 2100 yılına kadar deniz seviyesindeki yükselmeye önceki tahminlerin iki katı olan 3 santimetreye kadar katkıda bulunabileceğini tespit etti.

Thwaites’in üzerinde bulunduğu arazi aşağı doğru eğimli olduğu için buzul eridikçe daha fazla buz sıcak okyanus suyuna maruz kalıyor. Ancak topografya, buzu sabitleyen ve okyanusa daha hızlı akmasını engelleyen iki önemli sualtı sırtı nedeniyle karmaşık bir hal alıyor.

Araştırma, Thwaites’in topraklama bölgesindeki erime süreçlerinin, buzun Mouginot Sırtı adı verilen büyük bir sırttan çözülmesini hızlandırdığını ortaya koydu. Yüzyılın sonuna kadar buzulun çözülme ihtimalinin yüzde 60 olduğu, sonrasında ise buzulun eğimli ana kaya boyunca bir sonraki büyük sırta doğru hızla geri çekilme ihtimali bulunduğu belirtildi.

Bulgular, Thwaites’i kaybetmenin etkilerinin hafife alınmış olabileceğini gösteriyor. Deniz seviyesinin 3 santimetre yükselmesi kulağa çok fazla gelmeyebilir ancak bu durum kıyı şeritlerindeki nüfus için tehlikeleri büyük ölçüde artırmaya yetiyor.

Raporun yazarı ve California Üniversitesi Dünya Sistem Bilimleri Profesörü Eric Rignot, sonuçların önümüzdeki on yıllarda kıyı taşkınları için beklenenden daha büyük bir risk öngördüğünü söyledi.

Araştırmada yer almayan Colorado Boulder Üniversitesi’nden kıdemli araştırma bilimcisi Ted Scambos, bulguların deniz seviyesi tahmini için gerçek bir dönüm noktası olabileceğini ifade etti.

YENİ CİHAZLAR YERLEŞTİRİLMESİ PLANLANIYOR

Ancak uzmanlar, özellikle buzulun altından doğrudan veri alarak farklı topraklama bölgesi erime süreçlerinin etkilerini anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğu konusunda uyarıyor.

İngiliz Antarktika Araştırması’nda deniz jeofizikçisi olan Robert Larter, buzun ne kadar hızlı kaybolacağı konusunda güvenilir tahminler yapabilmek için topraklama bölgesi süreçleri hakkında öğrenmeleri gereken çok şey olduğunu söyledi. Larter, erişimi çok zor olan Thwaites’in altındaki ortamın makalede anlatılandan çok daha karmaşık olduğunu sözlerine ekledi.

Rignot, Thwaites’in topraklama hattından gözlemsel veri almanın bir sonraki adım olduğunu belirtti. Bilim insanları, deniz suyunun giriş çıkışını belgeleyebilecek aletleri yerleştirmek üzere 2028 yılında bölgeye gitmeyi planlıyor.

Rignot, iklim değişikliğinin gezegenin hassas buz tabakaları üzerindeki etkilerinin on yıllardır farkında olduklarını ancak son yıllarda buzulun alt kısımlarında gerçekte neler olup bittiğine dair giderek artan farkındalığın daha da büyük bir endişeye yol açtığını ifade etti.

Etkileri sınırlamak için dünyanın gezegeni ısıtan kirliliği hemen azaltması gerektiğini söyleyen Rignot, bunu yapsalar bile daha önce verilmiş olan hasarın bir sonucu olarak gelecekte deniz seviyelerinin yükselmesini bekledikleri uyarısında bulundu.

Bilim insanları tedirgin: Kıyamet Buzulu beklenenden daha hızlı eriyor!

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler

Gökbilimciler boş uzaydan gelen gizemli bir sinyal tespit etti, kimse ne olduğunu bilmiyorGüney yarımküredeki Ocak takımyıldızında sıradan görünen küçük bir gökyüzü parçası bulunuyor. Ancak evrenin bu sıradan görünen noktası, gökyüzünün en iyi kataloglanmış bölgeleri arasında yer alıyor. Hubble Uzay Teleskobu meşhur Ultra Derin Alan görüntüsünü elde etmek için bu bölgeye 270 saatten fazla odaklandı. Bu bölgede evrenin derinliklerine milyarlarca ışık yılı uzanan yaklaşık 10 bin galaksi bulunuyor. James Webb Uzay Teleskobu fırlatıldığında aynalarının aynı bölgeye dönmesi beklenen bir durumdu. Teleskop, Hubble'ın gözden kaçırmış olabileceği şeyleri bulmak için çok daha hassas kızılötesi yeteneklerini kullandı. Webb teleskobu, gökbilimcilerin onlarca yıldır incelediği bir uzay parçasının hala bazı sürprizler barındırabileceğini ortaya koydu. Teleskop bu küçük alanın bir köşesinde tuhaf bir sinyal tespit etti. Bu sinyal yaklaşık üç ay arayla yapılan gözlemlerde iki kez saptandı. Ancak bir sorun var. Hem Webb hem de Hubble'dan yapılan diğer tüm önceki gözlemlerde o noktada hiçbir şey bulunmuyor. Bu durum orada hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Tespit edilemeyecek kadar sönük olan bir nesne kısa süreliğine güçlü bir parlama yapmış olabilir. Ancak bu durum sinyali şu an için tatmin edici bir açıklaması olmayan bir gizem haline getiriyor. Işığın özellikleri inceleniyor Bu sinyalin neden bu kadar tuhaf olduğunu anlamak için gökbilimcilerin evreni nasıl incelediğine bakmak gerekiyor. Optik bir teleskoba bakıldığında aynası tarafından toplanan ışıktan oluşan bir görüntü görülür. Hubble görüntüsüne bakıldığında da farklı dalga boylarını yakalayan filtrelerden alınmış görüntülerin birleşimi görülüyor. Bazı teleskoplar ise ışığı farklı dalga boylarına ayırabiliyor. Bu işlem, çok dalga boylu bir görüntüde ayırt edilmesi zor olan özellikleri ortaya çıkarabiliyor. Güneş'ten gelen tüm ışık toplandığında beyaz görünürken bir spektruma ayrıldığında belirli dalga boylarının emildiği yerde karanlık çizgiler görülüyor. Diğer nesneler ise atomların veya moleküllerin belirli dalga boylarında ışık olarak enerji yaydığı parlak çizgiler üretiyor. Bunlara emisyon çizgileri adı veriliyor. Gökbilimciler bu çizgileri tespit etmek için spektroskopi adı verilen bir teknik kullanıyor. Bu, astrofiziksel nesnelerin kimyasal bileşimini ve diğer özelliklerini belirlemek için önemli bir yöntem olarak öne çıkıyor. Yeni bir yöntem denendi Minnesota Üniversitesinden astrofizikçi Mason Huberty ve meslektaşları biraz farklı bir şey denemek istedi. Spektroskopiyi bilinen nesneleri incelemek için kullanmak yerine Webb teleskobunun Yakın Kızılötesi Spektrografının henüz bulunmamış nesneleri keşfetmek için bir araç olup olamayacağını görmek istediler. Normalde gökbilimciler mevcut gözlemlerden bilinen hedefleri seçiyor ve cihazın kapaklarını hedef ışığının spektrografa gireceği şekilde konumlandırıyor. Bu çok yararlı bir teknik olsa da hedefin nerede olduğunu önceden bilmeyi gerektiriyor. Huberty ve ekibi ise bunun tam tersini yaptı. Ekip, ışığı toplamak istedikleri spektrumu kirletebilecek, Hubble'ın daha önce tespit ettiği bilinen ön plan nesnelerini örten kapaklar dışındaki neredeyse tüm kapakları açtı. Ardından toplanan ışığı spektrumlara ayırdılar ve elde edilen verilerde emisyon çizgileri aradılar. Bu işlemi ağustos ve kasım 2023'te 88 gün arayla ve farklı gözlem açılarında iki kez tekrarladılar. Amaç, geleneksel gözlemlerin gözden kaçırmış olabileceği soluk ve uzak nesneleri bulmaktı. Hubble'ın zengin gözlem verileri ideal bir test alanı oldu. Yöntem işe yaradı ve zorlu kriterleri geçen altı tespit uzak galaksilerle eşleşti. Yedinci tespit gizemini koruyor Asıl sorun yedinci tespitte yaşandı. Bu, her iki yakın kızılötesi gözlemde yaklaşık 1,6 mikrometre seviyesinde görünen tek ve parlak bir çizgiydi. Kendi başına yakın kızılötesi emisyon oldukça normal kabul ediliyor. Ancak bu çizgiye eşlik eden başka hiçbir emisyon çizgisi yoktu. Hubble ve Webb teleskoplarının önceki gözlemlerinde de o uzay parçasında başka hiçbir şey görülmemişti. Bu durumun teknik bir hata olarak açıklanması da kolay görünmüyor. Sinyal, 88 gün arayla her iki gözlem yönünde elde edilen dört pozlama setinde de ortaya çıktı ve ölçümler tutarlıydı. Üstelik emisyon çizgisi, daha önceki Webb teleskobu görüntülerinde de görülmesi gerekecek kadar parlaktı. Ekim 2022'de yapılan araştırmada teleskobun bunu gözden kaçırması imkansızdı. Bu durum, sinyalin o zamanlar orada olmadığı ihtimalini gündeme getiriyor. Sinyalin kaynağı için dört ana senaryo var Sinyalin tam olarak ne kadar uzakta olduğu bilinmediği için sadece bir çizgiyi tanımlamak oldukça zorlaşıyor. Uzay genişledikçe ışık daha kırmızı dalga boylarına doğru uzuyor. Bu nedenle kızılötesi bir foton çok uzaktan gelen enerjik bir ışık veya çok daha yakından gelen daha az enerjik bir ışık olabiliyor. Ne olduğunu ve nasıl üretildiğini anlamak için dalga boyundan daha fazla bilgiye ihtiyaç duyuluyor. Emisyon çizgisini üretmiş olabilecek dört ana şüpheli bulunuyor ancak hiçbiri duruma tam olarak uymuyor. İlk senaryo erken evrendeki bir galaksiye işaret ediyor. Ancak emisyon çizgisi erken evreni dolduran nötr hidrojenden geçmekte zorlanacağı ve önceki gözlemlerde görünmesi gerektiği için bu senaryo zayıf kalıyor. Daha yeni bir galaksi de sorumlu olabilir ancak bu durumda tek bir emisyon çizgisi değil başka çizgiler de olması gerekiyor. Bir süpernova ihtimali de tespit edilemeyen başka emisyon çizgileri üretmesi gerektiği için zayıflıyor. Son olarak bir yıldızı parçalayan bir kara delik, başka pek fazla tespit edilebilir ışık olmadan güçlü bir emisyon çizgisi üretebiliyor. Ancak bunun gerçekleştiğini kanıtlayacak yeterli kanıt bulunmuyor. Araştırmacılar makalelerinde bu nesnenin son derece sıra dışı olduğunu ve aşırı fiziksel koşulları test ettiğini yazdı. Bilim insanları emisyonun fiziksel kökenini belirlemek için takip gözlemlerinin şart olduğunu vurguladı. Daha hassas spektroskopinin ek emisyon çizgilerini ortaya çıkarabileceği ve kaynağın doğasını kesin olarak belirleyebileceği ifade edildi. Araştırma The Astrophysical Journal'da yayımlandı.
Yaşam

Gökbilimciler boş uzaydan gelen gizemli bir sinyal tespit etti, kimse ne olduğunu bilmiyorGüney yarımküredeki Ocak takımyıldızında sıradan görünen küçük bir gökyüzü parçası bulunuyor. Ancak evrenin bu sıradan görünen noktası, gökyüzünün en iyi kataloglanmış bölgeleri arasında yer alıyor. Hubble Uzay Teleskobu meşhur Ultra Derin Alan görüntüsünü elde etmek için bu bölgeye 270 saatten fazla odaklandı. Bu bölgede evrenin derinliklerine milyarlarca ışık yılı uzanan yaklaşık 10 bin galaksi bulunuyor. James Webb Uzay Teleskobu fırlatıldığında aynalarının aynı bölgeye dönmesi beklenen bir durumdu. Teleskop, Hubble'ın gözden kaçırmış olabileceği şeyleri bulmak için çok daha hassas kızılötesi yeteneklerini kullandı. Webb teleskobu, gökbilimcilerin onlarca yıldır incelediği bir uzay parçasının hala bazı sürprizler barındırabileceğini ortaya koydu. Teleskop bu küçük alanın bir köşesinde tuhaf bir sinyal tespit etti. Bu sinyal yaklaşık üç ay arayla yapılan gözlemlerde iki kez saptandı. Ancak bir sorun var. Hem Webb hem de Hubble'dan yapılan diğer tüm önceki gözlemlerde o noktada hiçbir şey bulunmuyor. Bu durum orada hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Tespit edilemeyecek kadar sönük olan bir nesne kısa süreliğine güçlü bir parlama yapmış olabilir. Ancak bu durum sinyali şu an için tatmin edici bir açıklaması olmayan bir gizem haline getiriyor. Işığın özellikleri inceleniyor Bu sinyalin neden bu kadar tuhaf olduğunu anlamak için gökbilimcilerin evreni nasıl incelediğine bakmak gerekiyor. Optik bir teleskoba bakıldığında aynası tarafından toplanan ışıktan oluşan bir görüntü görülür. Hubble görüntüsüne bakıldığında da farklı dalga boylarını yakalayan filtrelerden alınmış görüntülerin birleşimi görülüyor. Bazı teleskoplar ise ışığı farklı dalga boylarına ayırabiliyor. Bu işlem, çok dalga boylu bir görüntüde ayırt edilmesi zor olan özellikleri ortaya çıkarabiliyor. Güneş'ten gelen tüm ışık toplandığında beyaz görünürken bir spektruma ayrıldığında belirli dalga boylarının emildiği yerde karanlık çizgiler görülüyor. Diğer nesneler ise atomların veya moleküllerin belirli dalga boylarında ışık olarak enerji yaydığı parlak çizgiler üretiyor. Bunlara emisyon çizgileri adı veriliyor. Gökbilimciler bu çizgileri tespit etmek için spektroskopi adı verilen bir teknik kullanıyor. Bu, astrofiziksel nesnelerin kimyasal bileşimini ve diğer özelliklerini belirlemek için önemli bir yöntem olarak öne çıkıyor. Yeni bir yöntem denendi Minnesota Üniversitesinden astrofizikçi Mason Huberty ve meslektaşları biraz farklı bir şey denemek istedi. Spektroskopiyi bilinen nesneleri incelemek için kullanmak yerine Webb teleskobunun Yakın Kızılötesi Spektrografının henüz bulunmamış nesneleri keşfetmek için bir araç olup olamayacağını görmek istediler. Normalde gökbilimciler mevcut gözlemlerden bilinen hedefleri seçiyor ve cihazın kapaklarını hedef ışığının spektrografa gireceği şekilde konumlandırıyor. Bu çok yararlı bir teknik olsa da hedefin nerede olduğunu önceden bilmeyi gerektiriyor. Huberty ve ekibi ise bunun tam tersini yaptı. Ekip, ışığı toplamak istedikleri spektrumu kirletebilecek, Hubble'ın daha önce tespit ettiği bilinen ön plan nesnelerini örten kapaklar dışındaki neredeyse tüm kapakları açtı. Ardından toplanan ışığı spektrumlara ayırdılar ve elde edilen verilerde emisyon çizgileri aradılar. Bu işlemi ağustos ve kasım 2023'te 88 gün arayla ve farklı gözlem açılarında iki kez tekrarladılar. Amaç, geleneksel gözlemlerin gözden kaçırmış olabileceği soluk ve uzak nesneleri bulmaktı. Hubble'ın zengin gözlem verileri ideal bir test alanı oldu. Yöntem işe yaradı ve zorlu kriterleri geçen altı tespit uzak galaksilerle eşleşti. Yedinci tespit gizemini koruyor Asıl sorun yedinci tespitte yaşandı. Bu, her iki yakın kızılötesi gözlemde yaklaşık 1,6 mikrometre seviyesinde görünen tek ve parlak bir çizgiydi. Kendi başına yakın kızılötesi emisyon oldukça normal kabul ediliyor. Ancak bu çizgiye eşlik eden başka hiçbir emisyon çizgisi yoktu. Hubble ve Webb teleskoplarının önceki gözlemlerinde de o uzay parçasında başka hiçbir şey görülmemişti. Bu durumun teknik bir hata olarak açıklanması da kolay görünmüyor. Sinyal, 88 gün arayla her iki gözlem yönünde elde edilen dört pozlama setinde de ortaya çıktı ve ölçümler tutarlıydı. Üstelik emisyon çizgisi, daha önceki Webb teleskobu görüntülerinde de görülmesi gerekecek kadar parlaktı. Ekim 2022'de yapılan araştırmada teleskobun bunu gözden kaçırması imkansızdı. Bu durum, sinyalin o zamanlar orada olmadığı ihtimalini gündeme getiriyor. Sinyalin kaynağı için dört ana senaryo var Sinyalin tam olarak ne kadar uzakta olduğu bilinmediği için sadece bir çizgiyi tanımlamak oldukça zorlaşıyor. Uzay genişledikçe ışık daha kırmızı dalga boylarına doğru uzuyor. Bu nedenle kızılötesi bir foton çok uzaktan gelen enerjik bir ışık veya çok daha yakından gelen daha az enerjik bir ışık olabiliyor. Ne olduğunu ve nasıl üretildiğini anlamak için dalga boyundan daha fazla bilgiye ihtiyaç duyuluyor. Emisyon çizgisini üretmiş olabilecek dört ana şüpheli bulunuyor ancak hiçbiri duruma tam olarak uymuyor. İlk senaryo erken evrendeki bir galaksiye işaret ediyor. Ancak emisyon çizgisi erken evreni dolduran nötr hidrojenden geçmekte zorlanacağı ve önceki gözlemlerde görünmesi gerektiği için bu senaryo zayıf kalıyor. Daha yeni bir galaksi de sorumlu olabilir ancak bu durumda tek bir emisyon çizgisi değil başka çizgiler de olması gerekiyor. Bir süpernova ihtimali de tespit edilemeyen başka emisyon çizgileri üretmesi gerektiği için zayıflıyor. Son olarak bir yıldızı parçalayan bir kara delik, başka pek fazla tespit edilebilir ışık olmadan güçlü bir emisyon çizgisi üretebiliyor. Ancak bunun gerçekleştiğini kanıtlayacak yeterli kanıt bulunmuyor. Araştırmacılar makalelerinde bu nesnenin son derece sıra dışı olduğunu ve aşırı fiziksel koşulları test ettiğini yazdı. Bilim insanları emisyonun fiziksel kökenini belirlemek için takip gözlemlerinin şart olduğunu vurguladı. Daha hassas spektroskopinin ek emisyon çizgilerini ortaya çıkarabileceği ve kaynağın doğasını kesin olarak belirleyebileceği ifade edildi. Araştırma The Astrophysical Journal'da yayımlandı.

dün•4 dk okuma