Yıllardır yazılarımda, şiirlerimde ve radyo anonslarımda sık sık dile getirdiğim bir düşünce var: Aynadaki suretle yarenlik etmek, onunla yüzleşebilmek. Çünkü bana göre; insanın kendine açtığı kapı, bazen hayatın en sahici yolculuğunun başlangıcıdır.
En son ne zaman durup kendimize gerçekten iyi olup olmadığımızı sorduk?
İçimizde kopan sessiz fırtınaları ne zaman dinledik?
Bir hata yaptığımızda kendimizi acımasızca yargılamak yerine, “Olabilir, sen de insansın. Buradan bir ders çıkarır, yoluna devam edersin” diyebildik mi?
Hayatın telaşında herkese yetişmeye çalışıyoruz. Dinliyor, anlıyor, teselli ediyor, başkalarının yükünü paylaşmaya gayret ediyoruz. Ancak sıra kendimize geldiğinde çoğu zaman susuyoruz. Başkalarını anlamaya çalışırken kendimize yabancılaşıyor, herkesin ihtiyaçlarını gözetirken kendi iç sesimizi arka plana itiyoruz. Oysa insanın kendine ayırdığı zaman, kaybedilmiş değil, kendine yeniden kavuşulmuş zamandır.
Sokrates’in yüzyılları aşan “Kendini bil” çağrısı, belki de tam burada anlam kazanıyor. Montaigne’in insanı kendi deneyimleri üzerinden anlama çabası ve Stoacı düşüncenin iç dünyaya verdiği önem, aynı gerçeğe işaret ediyor: Kendini tanımak, insanın hem dünyayla hem de kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürür.
Sinema da bu yolculuğun izlerini taşır. Ingmar Bergman’ın Yaban Çilekleri filminde geçmişiyle yüzleşen bir insanın içsel hesaplaşması, bize yıllar geçse de kendimizden kaçamayacağımızı hatırlatır. Bazen geçmişin kırgınlıklarıyla, bazen pişmanlıklarımızla, bazen de yıllarca görmezden geldiğimiz yanlarımızla karşılaşırız. Asıl mesele, bu karşılaşmadan kendimize düşman olarak değil, kendimizi daha iyi anlayarak çıkabilmektir.
Psikolojide “öz şefkat” olarak tanımlanan yaklaşım da bunu anlatır: Kusurlarımızı inkâr etmeden, hatalarımızı görmezden gelmeden, kendimize yakın bir dostumuza gösterdiğimiz anlayışla yaklaşabilmek…
Bu, kendimizi haklı çıkarmak değil; insan olduğumuzu kabul etmektir. Çünkü kendimize hoşgörü göstermek, eksiklerimizi kabullenirken gelişme umudumuzu da korumaktır.
Kendi adıma söylemeliyim ki, uzun zaman kendimle aramın iyi olduğunu sanıyordum. Oysa kendimi dinlemekle kendime katlanmayı birbirine karıştırmışım. Bugün ise; ne istediğini daha iyi anlayan, kendini eskisi kadar yıpratmayan ve yorulduğunda iç sesine kulak vermeye çalışan bir Tuğba olarak buradayım.
Ama aynadaki suretle yarenlik etmek dediğimiz şey, her gün kendimizle barışık uyanmak, her sınavdan başarıyla geçmek ya da kendimize karşı her zaman anlayışlı olabilmek değil elbette. Benim de kendimi unuttuğum, kendime yenildiğim, başarısız olduğum ve hatta kendime karşı acımasız davrandığım zamanlar oluyor. Bazen insan, başkasına gösterebildiği merhameti kendisinden esirgiyor. Başkasının hatasına anlayışla yaklaşırken kendi yanlışını büyütüyor; bir başkasının yorgunluğunu görüp şefkatle sararken kendi yorgunluğunu görmezden geliyor.
Fakat geçmişe dönüp baktığımda, kırklı yaşlara doğru göz kırptığım şu yıllarda, kendimle aramdaki mesafenin yavaş yavaş kapandığını görüyorum. Artık kendime daha şefkatli, daha hoşgörülü yaklaşabiliyorum. Tıpkı hiç tanımadığım bir yabancıya gösterebildiğim anlayışı kendime de gösterebilmeyi öğreniyorum. Kendimle yüzleşmekten eskisi kadar korkmuyorum.






