Sosyal ilişkilerimizin, duygusal bütünlüğümüz üzerindeki etkisinin hepimiz farkındayız. Aile, okul, iş, arkadaş ilişkilerimiz, toplumsal eyleme dönüşerek gerçekleşir.
Bir çocuk düşünün ki, okul yaşamına yönelik “uyumsuz” diye kategorize ediliyor. Yalnızlaştırılıyor ve rehberlik servisinin daimî konuğu oluyor. Utandırılıyor, suçlu veya yanlış hissettiriliyor.
İlk kez anne olan genç bir kadın çocuğu ile bağ kurmada zorluk çekiyor ve belki doğum sonrası depresyon dedikleri sancılar yaşıyor. Çocuğunu beslemek, kucaklamak ona zor geliyor.
İş hayatında başarılı fakat yalnız hisseden pek çok kişi var. İş arkadaşları tarafından karar verilmiştir: sosyal değil, onunla bir yerlere gitmek sıkıcı. Bu yalnız kişiler, görev odaklı olarak görünseler de aslında, sosyal yaşamın kurduğu bir hapishanede ve başkalarından farklı hissederler.
Örnekler çok. Aile içinde, kardeşler arasında, çiftlerde bu “dışarıda hissetmeyi” yaşayan çoktur. Dışarıdakiler ise, kararını vermiştir: “O uyumsuzdur”. Bunu gözlemlemek mümkündür. Dikkatinizi ortak duygu ve davranışa katılmayan, katılamayan kişilere döndürürseniz, fark edersiniz.
Benzer ortamlarda aynı uyaranlara maruz kalsak da her birimizin bunlara tepkisi farklıdır. Kimimiz sosyal yıldız olurken, kimimiz ilişkilerin yapıştırıcısı rolüne girer. Kimimiz ise grup otoritesinin istediği kalıpları oluşturma uzmanı olur. Bazıları ise, bunların hiçbirine uyum gösteremez. Sorunlu, uyumsuz damgasını duygusal bütünlüklerine sarıverirler.






